Dün yasaktı, bugün zorunluluk
Güç, korku ve niyetin değişen mantığı Tarih bazen olayları kronolojik sıraya göre değil, mantığın kendisiyle çelişecek şekilde düzenler. Sebep ve sonuç yer değiştirir, başlangıç sonda gizlenir ve son, başlangıcın gecikmiş bir açıklaması haline gelir. Bu tür olayları okuduğumda hep aynı duyguya ka

Güç, korku ve niyetin değişen mantığı Tarih bazen olayları kronolojik sıraya göre değil, mantığın kendisiyle çelişecek şekilde düzenler. Sebep ve sonuç yer değiştirir, başlangıç sonda gizlenir ve son, başlangıcın gecikmiş bir açıklaması haline gelir. Bu tür olayları okuduğumda hep aynı duyguya kapılıyorum: Sanki sebepler değil, sonuçlar sebep oluyormuş gibi İran'ın nükleer programı da o anlardan biri 1960'larda ve 1970'lerde Muhammed Rıza Pehlevi döneminde İran, ABD'nin en yakın müttefiklerinden biriydi. "Barış için Atom" çerçevesinde Tahran'a getirilen teknoloji sadece enerji vaat etmiyordu. Bu daha büyük bir iddianın ifadesiydi: Modern devlet inşası, rasyonellik kuralı ve geleceğin kontrol edilebileceği fikri. Reaktörler yapılıyor, personel yetiştiriliyor, geleceğin altyapısı inşa ediliyordu. Bu sadece bir teknoloji transferi değil, aynı zamanda bir düşünce modelinin transferiydi Ancak teknolojinin kendisi tarafsızdır; onu hem medeni hem de tehlikeli kılan insan niyetidir. Çünkü teknolojiler masumdur; Ona suçluluğu ya da masumiyeti dayatan insan iradesidir. Özü değişmez, değişen şey onun üzerine inşa edilen hikayedir. Teknoloji yalnızca potansiyeldir; onu yönlendiren iradedir. Bana her zaman insan teknolojinin kontrolünün elinde olduğunu düşünüyormuş gibi gelmiştir ama gerçekte teknolojinin yarattığı olanaklar insanın seçeneklerini daraltmaktadır Bu çizgi, 1979'da Ruhullah Humeyni'nin sahneye çıkmasıyla kırıldı. Dini lider bu projeye karşı çıktı. Onun tutumu açıktı: Nükleer silahlar İslam'la bağdaşmaz. Bu fikir kulağa sadece dini bir hüküm gibi gelmiyordu. Bu aynı zamanda başka bir epistemolojinin, başka bir meşruiyet modelinin duyurusuydu Bu dini bir duruştan ziyade siyasi bir açıklamaydı. Reddedilen nükleer teknoloji değil, arkasındaki Batı dünyasıydı. Ayetullahlar bu mirası reddettiler. Ama tarihte "mutlak ret" diye bir şey yoktur. Tarihin defalarca gösterdiği gibi, her reddedilme gelecekte kabul edilme olasılığını kendi içinde barındırır Bir an için tarih bu çizgiyi burada kesecekmiş gibi göründü. Ancak İran-Irak savaşı başladığında Ranbar başka bir gerçekle yüzleşti: ülkeyi savunan ve koruyan ideoloji değil güçtür Kimyasal silahlara maruz kalan bir ülke için "yasadışıdır" iddiası artık yeterli değildi. O anda devletin düşüncesi değişti. Böylece, bir zamanlar "İslami olmadığı" gerekçesiyle reddedilen program, sessizce ama farklı bir niyetle geri döndü. İşte bu noktada teorik ilkelerle gerçek tehlike arasındaki mesafenin sandığımızdan daha kısa olduğu ortaya çıkıyor. Devletin ontolojisi burada değişiyor: Artık fikirlerin mantığıyla değil, hayatta kalmanın mantığıyla işliyor. İşte tam da bu noktada zorunluluk ideolojiyi susturur Nükleer programı başlatan ABD'ydi, buna karşı çıkan da Humeyni'ydi. Bunu devam ettiren tamamen farklı bir siyasi mantıktı. Sonuçta aynı teknoloji ve üç farklı niyet ortaya çıktı Bu bizi daha zor bir soruya getiriyor: Teknolojinin kime ait olduğu sorusu aslında yanlış bir soru. Çünkü teknoloji kimsenin değildir. Bu sadece farklı iradelerin geçtiği bir çizgidir. Bir noktada modernleşmenin bir aracıdır. Bir başka noktada ideolojik reddin nesnesidir. Daha sonra bu, zorunluluğun gerektirdiği bir seçim haline gelir Bu olaylar zincirine baktığımda bir şeyi açıkça görüyorum: Değişen teknoloji değil, insanın kendisidir. Şimdi İran'ın nükleer programından bahsederken bunu bir "tehdit" ya da "savunma aracı" olarak sınıflandırmaya çalışmak, aslında sorunu aşırı basitleştirmekten başka bir şey değil. Çünkü bu program ne birinci ne de ikincisi. Bu daha temel bir gerçeğin ifadesidir: Gücün korkuyu doğurduğu, korkunun zorunluluğa dönüştüğü, zorunluluğun yeniden gücü doğurduğu kapalı bir yapı Bu yapı içerisinde etik kategoriler zayıflıyor, ideolojik sınırlar ise esnekleşiyor. Dün imkansız olan bugün kaçınılmaz görünüyor. Bir zamanlar "İslam dışı" olarak adlandırılan şey, yarın ulusal bir zorunluluk haline geliyor Ve bana öyle geliyor ki tarih, aynı hikayeyi farklı dillerde, farklı niyetlerle yeniden yazmaktan başka bir şey değil


