Tenqri
Ana Sayfa
Dünya

Küresel değer krizi ve geleceğin jeopolitik gücü – ulusal kimlik

Sadık GURBANOV Milletvekili Modern dünya, tarihinin en paradoksal ve karmaşık aşamalarından birini yaşıyor. İnsanlık bir yandan teknoloji ve bilimin zirvesine tırmanıyor, evrenin sırlarını açığa çıkarmaya çalışıyor, dijital fırsatlarla yepyeni bir çağ oluşturuyor, diğer yandan ruhsal açıdan bakıldı

0 görüntüleme525.az
Küresel değer krizi ve geleceğin jeopolitik gücü – ulusal kimlik
Paylaş:

Sadık GURBANOV Milletvekili Modern dünya, tarihinin en paradoksal ve karmaşık aşamalarından birini yaşıyor. İnsanlık bir yandan teknoloji ve bilimin zirvesine tırmanıyor, evrenin sırlarını açığa çıkarmaya çalışıyor, dijital fırsatlarla yepyeni bir çağ oluşturuyor, diğer yandan ruhsal açıdan bakıldığında derin bir boşluk ve aidiyet duygusu hissediyor. İnsanlığın karşılaştığı temel küresel sorunlar artık ekonomik model eksikliği ve sınırlı teknik yeteneklerle açıklanamıyor. Asıl tehlike, insanın kendi iç özüne hızla yabancılaşması, vicdan ve güç arasındaki kadim dengenin ihlali, bin yıldır insanlığı ayakta tutan temel değerlerin hızla erozyona uğramasıdır. Ekonomik göstergeler yükseldikçe, endüstriyel güç arttıkça insan, iç dünyasında aynı oranda büyüyemez. Tam tersine, dış dünyanın parlaklığı arttıkça iç dünyadaki karanlık noktalar ve cevaplanmamış sorular da artar. Bu durum bireyden başlayarak küresel sisteme uzanan zincirleme bir krizin ilk halkası olarak kendini gösteriyor 21. yüzyılın en büyük ve en temel krizi, ekonomik zorluklar, enerji kaynaklarının yetersizliği, keskin jeopolitik çatışmalar olarak değerlendirilmemelidir. Asıl sorun küresel değer krizidir. Çünkü dünyayı kapsayan diğer tüm krizlerin temelinde, yaratıcı faaliyetin insanın ahlaki açıdan zayıflaması yatmaktadır. Adalet duygusu zayıfladığında, haklar çıkarlara feda edildiğinde bölgesel savaşlar, küresel çatışmalar ortaya çıkıyor. İnsandaki vicdan mekanizması zayıfladığında toplumsal eşitsizlik derinleşir, kaynakların adaletsiz dağılımı dünyayı yönetilemez hale getirir. Maneviyat zayıfladığında teknoloji hızla insanlığa hizmet aracı olmaktan çıkar ve onu tamamen kontrol eden, bireyselliği yok eden acımasız bir güç haline gelir. Medeniyetin teknik ilerlemesi maneviyatın ilerlemesine paralel ilerlemeyince oluşan boşluk felaketlere zemin hazırlar. Maneviyatsız güç, insanlığı her an kontrol edilemeyen bir uçuruma sürükleyebilecek en büyük risk faktörüdür Tarihin derin katmanlarına bakıldığında büyük medeniyetlerin ve güçlü imparatorlukların ekonomik yoksulluk ve maddi kaynakların tükenmesinden ziyade manevi erozyon ve iç yozlaşma nedeniyle zayıfladıkları açıktır. Roma İmparatorluğu'ndan başlayarak tarihin gidişatını değiştiren birçok güçlü devletin yıkılmasında iç bölünme, ahlaki erozyon ve ahlaki değerlerin çöküşü her zaman belirleyici rol oynamıştır. Toplumlar, dış baskılar ve askeri saldırılar karşısında içten, ahlaki temellerinden çökmeye başlar. Modern zamanlarda bu süreç daha karmaşık ve gizlidir. Önceki yüzyıllarda imparatorluklar ordular ve askeri güçler tarafından açıkça yok edildiyse de, şimdi tüm toplumları yavaş yavaş içeriden aşındıran ve onları kimliksizleştiren ana güç ahlaki boşluktur. İnsan teknik açıdan ne kadar gelişirse, küreselleşmenin olanaklarından ne kadar yararlanırsa, ruhsal olarak da o kadar yalnızlaşır ve iç köklerinden uzaklaşır. Dünyanın en zengin ve en gelişmiş ülkelerinde bile kitlesel depresyon, psikolojik stres ve sosyal yabancılaşma korkutucu bir seri haline geldi ve bu tesadüf değil. Maddi refah, yazılı konfor, bir kişinin tüm içsel ihtiyaçlarını karşılayamaz. İnsan sadece biyolojik bir varlık değildir, aynı zamanda yaşamdaki yerini, varoluşunun kayasını bulmaya çalışan, anlam arayan daha yüksek bir ruhsal olgudur Modern dünya insana hayal edilemeyecek kadar çok şey sunuyor: inanılmaz hız, sınırsız bilgi akışı, sınırsız tüketim olanakları, sanal dünyalar... Ancak insanın içindeki o büyük boşluğu aynı güçle doldurabilecek manevi yönü, hayatın gerçek anlamını sunamıyor. Teknoloji insanın hayatını kolaylaştırır, bedensel emeğini kolaylaştırır ama onun iç huzurunu ve ruhsal rahatlığını sağlamaz ve sağlayamaz. İnsanlar saniyeler içinde birbirleriyle bağlantı kuruyor, kıtalar arası iletişim kuruyor ama tarihte eşi benzeri olmayan bir duygusal mesafe ve soğukluk yaşıyor. Sosyal ağlar milyonlarca, milyarlarca insanı aynı platformda, aynı sanal alanda birbirine bağlıyor, ancak bu yapay birlik çoğu durumda içsel bir yakınlık, akrabalık ruhu yaratmıyor. İnsanlık bilgi çağına büyük başarılarla girmiş ancak bilgelik çağına, ruhsal mükemmellik aşamasına girememiştir. Bilginin çokluğu insanı daha akıllı yapmaz, aksine bazı durumlarda gereksiz bilgi yığını iç saflığı bulanıklaştırır, kişinin kendini kaybetmesine neden olur Alman filozof Martin Heidegger "Teknolojiyle İlgili Soru" makalesinde teknolojik medeniyetin insanı özünden çıkarıp bir alete dönüştüreceğini söylerken aslında bugün karşı karşıya olduğumuz küresel tehdidin ana hatlarını görmüştür. Bugün dijital dünyanın hegemonyasında bu tehdit daha açık ve daha korkutucudur. Modern insan artık bağımsız düşünen ve analiz eden bir özne değil, dış uyaranlara anlık tepki veren pasif bir varlıktır. Derin düşünme, uzun vadeli analitik yetenek yerini hızlı, geçici duygusal tepkilere bırakır. İnsan artık derinlemesine okumuyor, sadece görsel olarak gözlemliyor. Olayları anlamıyor, sadece ekranda kendisine sunulan haliyle kabul ediyor. Kendi düşüncelerini oluşturmaz, sadece algoritmaların dikte ettiği kalıpları tekrarlar. Bu insanlığın en büyük paradoksudur: İnsan fiziksel olarak uzaya gider, milyarlarca ışık yılı uzaklığı keşfeder ama kendi iç dünyasına inmekten, maneviyatıyla baş başa kalmaktan korkar. Çünkü içinde süslü, filtrelenmiş, filtrelenmiş dijital görüntüler yok Burada 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Jose Saramago'nun şu sözünü hatırlamakta fayda var: "Bana öyle geliyor ki çağdaşlarımızın kalbine giden bir yol bulmak, Mars gezegenini fethetmekten daha zor." Gerçekliğin çıplak, sessiz ve bazen de dehşet verici yalnızlığı burada gizlidir. Morali bozuk modern insanda bu yalnızlıkla yüzleşme cesareti eksik Dolayısıyla 21. yüzyılın asıl meselesinin ekonomik liderlik için amansız bir rekabet değil, manevi liderlik mücadelesi olması gerektiğini düşünüyorum. Bilim ve vicdan, güç ve adalet, siyaset ve ahlak bir arada olmazsa, yakın gelecekte insanlık daha derin, geri dönüşü olmayan küresel krizlerle karşı karşıya kalacaktır. Teknoloji insana sonsuz olanaklar sunar ama bu olanakların nereye yönlendirilmesi gerektiğini gösteren tek pusula, yön yalnızca ahlaki değerlerdir. Yönü olmayan, ahlaki temeli olmayan güç, medeniyeti yükseltmek yerine tamamen yok edecek bir uçuruma sürükleyebilir. Nükleer enerjiden yapay zekaya kadar tüm büyük keşifler, insanın maneviyat seviyesine bağlı olarak hem kurtuluşa hem de küresel felakete hizmet edebilir. Seçimi yapan mekanizmalar değil, kişinin iç dünyası, ahlaki seviyesidir Günümüz dünyasında aşırı tüketim kavramı tamamen ekonomik ihtiyaçları karşılamaya yönelik bir faaliyet olmaktan çıkıp, bireyleri yönlendiren küresel bir yaşam felsefesine dönüşmüştür. Fransız filozof Jean Baudrillard, "Simülakrlar ve Simülasyon" adlı çalışmasında, modern tüketim toplumunda insanların gerçekliğin kendisinden ziyade görüntüler ve gölgelerle yaşadığını kaydetti. Bu görüşün benim dünya görüşümü, kişisel çıkarımlarımı ve şu andaki topluma bakış açımı tam olarak ifade ettiğini belirtmek isterim. Günlük yaşamda çevremde gözlemlediğim sayısız gerçek beni bu değişmez düşünceye yönlendiriyor. İnsanlar gerçek, samimi yaşamdan çok, sanal olarak sunulan gösterişli yaşam tarzından daha fazla etkileniyorlar. Anı içsel olarak hissetmek, ruhsal derinliğine ulaşmak yerine, o anın görsel olarak pazarlanması modern insanın en büyük trajedisi haline geliyor. Bir konsere, tarihi bir mekana, bir restorana gidersiniz ama oradan manevi haz ve içsel zenginleşme almak ikinci planda kalır. Asıl amaç, sosyal ağda “buradayım, farklıyım, mutluyum” senaryosunu inşa etmek, bu yanılsamayı gereksiz yere kitlelere aşılamaktır. Gerçeklik doğal cazibesini tamamen kaybetmiş, yapay sunumu için rekabet başlamıştır. Üzücü olan gerçek hayat çoktan unutulmuş, penceredeki ideal modelin etkisi altında, onun dikte ettiği şekilde yaşıyoruz Şunu söyleyebilirim: Sosyal platformlar artık sadece bir iletişim aracı değil, bireyin kimliğini elinden alan devasa bir görseller pazarı haline geldi. Dijital filtreler, süslü durumlar, sahte fotoğraflar ile gerçek benliğimizden, kusurlarımızla güzel olan doğamızdan uzak bir "profil kimliği" yaratıyoruz. Zamanla birey, sanal olarak kendi icat ettiği ve oluşturduğu bu sahte imaja o kadar bağlanır, o kadar bağımlı hale gelir ki, gerçek hayattaki kusurlarıyla, içsel boşluklarıyla, kaçınılmaz yalnızlığıyla karşı karşıya kaldığında derin psikolojik şoklara ve depresyona girer. Görüntü, gerçekliği saklama görevini çoktan tamamlamış ve çoktan gerçekliğin yerini almıştır. Kişisel görüşüme göre bugün bir şeyleri gerçek ihtiyaçlarımız için değil, toplumda sergileyeceğimiz "statü imajı" nedeniyle satın alıyoruz. Telefon sadece iletişim aracıdır, giyim ise sadece örtünme ihtiyacıdır varlığı sona erdi. Bir şeyin işlevini değil, markaların bize sattığı yanılsamayı, hayali aidiyeti satın alıyoruz. Nesnenin kendisi değil simgesel anlamı tüketilir. İmgeler ve eğilimler hızla güncellendikçe kişinin sahip olamadığı şeylere karşı duyduğu içsel tatminsizlik, bitmek bilmeyen açgözlülükleri ve ruhsal boşlukları da aynı hızla büyüyor Medya ve dijital platformlar görsel bilgiyi bize o kadar hızlı, kontrolsüz bir şekilde aktarıyor ki, bu yapay akış, modern insanın derin düşünme yeteneğini felç ediyor ve analiz mekanizmasını tamamen devre dışı bırakıyor. Okumuyoruz, hayal ediyoruz, anlamıyoruz, sadece görsel olarak sunulan resmi kabul ediyoruz. Ekranda görünen, senaryolaştırılan her şey tek, mutlak gerçekmiş gibi gizlice önümüze çıkıyor. Toplum, bağımsız düşünen bireylerden ayrılarak, görüntülere anında tepki veren ve kolaylıkla kontrol edilebilen birleşik bir kitle haline gelir. Amerikalı bilim adamı Noam Chomsky, bilgi kontrol ve manipülasyon tekniklerinin modern dünyada temel güç araçlarından biri haline geldiğini vurguladı. Günümüzde medya, dijital platformlarla birlikte sıradan haberleri aktarmakla kalmıyor, kitlelerin dünya görüşünü, nefretini, sevgisini ve yönünü de yapay olarak şekillendiriyor. İnsan özgür olduğunu düşünürken aslında algoritmaların ördüğü ahlaki bir kafesin içinde hareket etmektedir Modern devletler ve uluslararası örgütler bir yandan insan hakları, üstün demokrasi ve küresel özgürlük kavramlarını en yüksek kürsülerden savunduklarını ilan ederken, diğer yandan küresel politikada ekonomik çıkarlar çatıştığında tüm bu ilkeleri kolaylıkla ayaklar altına almakta ve çıkarları mutlak ilkelerin önünde tutmaktadır. Bu konuda pek çok örnek verilebilir... Bu ikiyüzlü yaklaşım, uluslararası ilişkiler sisteminde büyük bir güvensizlik ve kaos yaratmaktadır. Azerbaycan, uluslararası güçlerin bu çifte standartları, kağıt üzerinde kalan kuru ilkeleri, uluslararası hukukun jeopolitik çıkarlara açıkça kurban edilmesi nedeniyle uzun yıllar çok acı çeken, manevi ve maddi kayıplara uğrayan bir ülkedir. Uluslararası kuruluşların kararlarının ve BM Güvenlik Konseyi'nin malum kararlarının onlarca yıldır uygulanmaması, küresel ölçekte adaletin büyük güçlerin çıkarları tarafından çiğnenmesi, ülkemizin karşı karşıya kaldığı en büyük küresel adaletsizlikti. Bu deneyim bize, modern küresel sistemin ahlaki temeller üzerinde değil, yalnızca güç bağlamında işlediğini gösterdi. Ancak hukukun gücü değil, gücün hakkı hakim olduğunda adalet kavramı gerçek anlamını kaybeder ve kuru bir simge haline gelir. Fransız sosyolog Emile Durkheim, toplumun iç istikrarını ve uzun ömürlülüğünü mekanik yasalardan ziyade toplumsal dayanışma ve ortak ahlaki bağlarla ilişkilendirdi. Ona göre insanları bir arada tutan ve devleti ayakta tutan güç, sadece ceza mekanizmaları ve hukuk kanunları değil, bireylerin kabul ettiği ortak ahlaki bağlılıktır. Bugün bu bağlantı küresel ölçekte kopuyor Modern zamanlarda küresel sistemin temel ve en korkutucu tehlikesi, insanların dünyada yaşanan trajedilere ve insani felaketlere kolaylıkla alışmasıdır. Her gün ekranlarda yayınlanan savaş, ölüm ve açlık haberleri, kişi için sadece bir istatistik, akşam yemeğinde izlenen anlık bir kaset haline geldi. Sorun dünyada nefretin artması değil, insanın şefkat ve empati duygusunun hızla zayıflamasıdır. Çünkü şefkat zayıfladığında, güç tamamen sahtekarlaştığında, siyaset ahlaktan uzaklaşıp zalimleştiğinde insan, karşısındakini sadece kendi amaçları için kullanılacak bir araç olarak görmeye başlar. Trajedilere karşı gösterilen bu ahlaki duyarsızlık, medeniyetin içsel çürümesinin en açık göstergesidir Modern dünyada "adalet" kavramı kurumların mekanik işleyişine ve hukuk normlarının soğuk uygulanmasına uydurulmaya çalışılsa da, Türk-İslam düşüncesinde bu olgu her zaman ilahi ve kozmik bir düzen olarak kabul edilmiştir. Büyük düşünür Nizami Gencevi'nin "Sırlar Hazinesi" adlı şiirinde, toplumsal olarak mazlum bir kadının, güçlü hükümdar Sultan Sancar'ı adaletsizlikle suçlayan sert sözleri, şiirsel değeri açısından sadece öğretici bir sanat sahnesi değil, aynı zamanda tüm dünyaya hitap eden bir Türk kimliğinin beyanıdır: Türklerin şanı dünyaya sığmadı Türkler ülkelerini adaletle yazdılar Zalim olduğun belli, işin yağma Hindu eşkiyasısın, Türk olduğun yalan Bu satırların şiirsel özünde "Türk adaleti" denilen özdeşleşme kavramı yer alır. Düzenli devlet olmanın mutlak kriterinin "halkın adaleti ve birliği" olduğunu ilan edin. yapmak. Buradaki adalet kavramı yalnızca yönetici sınıfı koruyan bir araç değil, toplumu oluşturan tüm toplumsal sınıflar arasındaki ahlaki uyumu korumaya yönelik bir mekanizmadır Bu düşüncenin ontolojik kökleri büyük anıtımız Kitabi-Dada Korkud'un destanlarına kadar uzanmaktadır. Destanın ilk bölümünde yönetimde sosyal adalet ve halkın refahı ilkesini hiçe sayan Dirsa Han'ın, ancak halkın acılarını dindirip güzelleştirmesiyle halkın duasını kazandıktan sonra ahlaki bir uyarı alması ve Allah'ın ödülüne layık görülmesi tesadüf değildir. Gerek Nizami'nin eserindeki Sultan Sencer'in, gerekse destandaki Dirsa Han'ın bilge bir Türk kadını tarafından eleştirilip doğru yola davet edilmesi, Türk kimliğinin hükümdarın iradesinin üzerinde kamuoyu ve adaletin hakimiyetinde olduğunu göstermektedir Burada asıl önemli olan "Türk adaleti" kavramının tamamen ilahi ve metafizik bir öze sahip olmasıdır. Türk devletçilik felsefesine göre sosyo-politik sistemin uzun ömürlü olmasının temel koşulu, ekonomik ve askeri göstergelerden önce, Allah sevgisini ve halkın sempatisini adalet yoluyla hak etmektir Modern dünyamızı saran küresel değer krizi, aslında modern insan kimliğinin böylesine ilahi ve manevi bir başlangıçtan uzaklaşma sürecidir Yusif Has Hajib Balasagunlu, ünlü eseri Kutadgu Bilig'de devlet yönetimini tamamen akla, temiz vicdana ve yüksek maneviyata dayandırmıştır. Çünkü halkı ve devleti şoklardan koruyan ve geleceğe taşıyan temel güç, toplumdaki sarsılmaz güven, adalet duygusu ve bireyleri birleştiren ortak ahlaki bağdır. Tarih, insanlığın hafızasında kalıcı ve silinmez bir iz bırakanların, sadece maddi güce ve orduya sahip olanlar değil, aynı zamanda insani değer ve manevi miras yaratan medeniyetler olduğunu da kanıtlıyor. Maddi güç geçicidir ama manevi temel kalıcıdır Bu açıdan bakıldığında Milli Lider Haydar Aliyev'in ortaya koyduğu ve büyük bir öngörüyle oluşturulan milli devletçilik modeli, modern tarihimizde özel ve istisnai bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Modern devlet kurma sürecini idari ve ekonomik reformlarla sınırlamamış, bu süreci ulusal kimlikle, ahlaki hafızayla, köklere bağlılıkla paralel ve birlik içinde geliştirmiştir. Büyük lider Haydar Aliyev konuşmalarında milli kimliğin ve maneviyatın korunmasını, devletin ve halkın varlığının şartı, gelecekteki güvenliğinin garantisi olarak değerlendirdi. 1. Dünya Azerbaycanlıları Kongresi'nde yaptığı tarihi konuşmasında derin felsefi anlayışla dile getirdiği fikirler, devletçilik felsefemizin sarsılmaz temelini oluşturmaktadır: "Milli mensubiyet, milli kökler, milli-manevi değerler her insan için övünç kaynağıdır. Milli-manevi değerlerimiz, geleneklerimiz, büyük tarihi geçmişimizle gurur duyuyoruz." Ulu Önder, ulusal kimliğini, ahlaki temellerini, tarihi hafızasını kaybetmiş, küresel dalgalara asimile olmuş bir milletin, siyasi ve ekonomik açıdan güçlü, bağımsız bir devleti hiçbir zaman inşa edemeyeceğini, kursa bile bunu sürdüremeyeceğini çok iyi anlamış ve derinden hissetmiştir. Devletin bağımsızlığı, maneviyatının bağımsızlığı ve benzersizliğiyle başlar Bugün bu stratejik, milli-ahlaki siyasi çizgi, değişen dünyanın gereklerine uygun olarak daha geniş jeopolitik ve kültürel ölçekte Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından başarıyla sürdürülmektedir. Modern zamanlarda küresel baskılara ve ideolojik saldırılara rağmen Azerbaycan'ın ulusal çıkarlarını ve manevi kimliğini paralel ve sarsılmaz bir şekilde koruma çabaları, küresel değer krizinin arka planında tüm dünya için özel önem taşıyan bir kalkınma modelidir. Çünkü geleceğin en büyük, en acımasız savaşı sadece enerji kaynakları, coğrafi sınırlar ve teknolojik avantajlar için olmayacak. Bu savaş insanın manevi özü, iç özgürlüğü için olacaktır. Modernleşen, gelişen, ahlaki temellerini, ulusal kimliğini koruyan, köklerine sadık kalan devletler, geleceğin dünyasında daha sürdürülebilir, kendi içinde sarsılmaz, daha etkili bir jeopolitik güç haline gelecektir. Tarihsel köklerinden kopmayan modernleşme, medeniyeti kurtarabilecek tek manevi kaledir Modern küresel sistemin karşılaştığı en büyük zorluklardan biri, insanlığın onlarca yıldır kalkınma ve ilerleme kavramını yalnızca maddi göstergeler ve rakamlar üzerine kurmaya çalışmasıdır. Ekonomik büyüme oranları, endüstriyel potansiyel, teknolojik avantajlar ve küresel mali sermaye, devletlerin üstünlüğünün ve güç eşdeğerinin tek kriteri haline gelmiştir. Ancak tarihi tecrübeler ve geçmiş medeniyetlerin kaderi açıkça göstermektedir ki Maddi gelişme manevi ilerlemeye paralel gitmeyince, insan manevi olarak gelişmeyince toplumlar hızla içten içe aşınmaya ve çürümeye başlar. Modern dünya böyle bir krizden ve tehlikeli bir geçiş sürecinden geçmektedir. Pek çok gelişmiş ülkede bireyler tarihte benzeri görülmemiş düzeyde maddi refah ve teknik rahatlığa sahip; ama aynı zamanda aile kurumunun hızla zayıflaması, demografik krizler, sosyal yalnızlık ve hayatın anlamının tamamen kaybolduğu duygusu bu toplumlarda korkutucu derecede yaygın. Bu gerçek, insanın yalnızca ekonomik konfor ve mekanik güvenlikle asla tam anlamıyla mutlu olamayacağını kanıtlıyor. İnsanın içinde maddi ihtiyaçlardan daha büyük ve derin olan, ancak manevi değerlerle doldurulabilecek büyük bir metafizik ihtiyaç vardır Aristoteles de dahil olmak üzere eski filozoflar, mutluluğu yalnızca maddi güvenlik ve geçici zevklerle ilişkilendirmediler. İnsanı gerçek anlamda mükemmelleştiren ve onu mutluluğa yükselten asıl gücün iç ahlak, orantı duygusu ve manevi denge olduğuna inanıyordu. Ve modern küresel sistem çoğu durumda insanı yalnızca daha fazla tüketen ve doyumsuz bir iç iştahı olan bir varlığa dönüştürmeye çalışıyor. Tüketim artık sadece bir ekonomik davranış biçimi olmaktan çıkmış, bireyleri manipüle eden bir yaşam doktrini haline gelmiştir. İnsanlar kendilerini ve başkalarını iç zenginliklerine ve manevi niteliklerine göre değil, maddi şeylerin parlaklığına göre değerlendirmeye başladılar. Bu da toplumda sürekli bir tatminsizlik, bitmeyen bir kıskançlık, derin bir iç boşluk yaratır. Bu süreç özellikle genç neslin düşünce sisteminde, dünyaya bakışında silinmez, olumsuz izler bırakıyor. Modern gençlik büyük bir bilgi akışı ve görsel etkiler içinde büyüyor, ancak her bilgi insanı daha akıllı kılmıyor, tam tersine iç saflığa zarar veriyor. İnsanlar derin düşünmekten, okumaktan ve sessiz düşünmekten uzaklaştıkça küresel medyanın ve manipülatif platformların duygusal etkilerine karşı daha açık ve savunmasız hale geliyorlar Küresel değer krizinin en acı ve tehlikeli sonuçlarından biri toplumun temeli olan aile kurumunda kendini gösteriyor. Tarih boyunca aile, insanın ilk manevi okulu, kişiliğinin oluştuğu kutsal yer olarak kabul edilmiştir. Bir kişinin vicdanı, sorumluluk duygusu, şefkati ve başkalarına saygısı, öncelikle aile ortamında, sağlıklı ebeveyn ilişkilerinin arka planında oluşur. Modern zamanlarda radikal bireyciliğin ve bencilliğin aşırı teşvik edilmesi aile bağlarını zayıflatmakta ve aile kavramını geri plana itmektedir. İnsanlar yalnızca geçici rahatlıklarını düşünür, ortak sorumluluktan kaçınırlar. Bireycilik mutlak bir kaya haline geldiğinde toplumsal dayanışma baltalanır ve toplum, bireylerin gizlice birbirleriyle kavga ettiği acımasız bir arenaya dönüşür. Güven duygusu zayıfladığında toplum içten bölünmeye başlar. Çünkü devletleri ayakta tutan sadece güçlü ordular ve mükemmel mali sistemler değildir. Devletin uzun ömürlü ve sarsılmaz olabilmesi için ahlaki temellere, halkın devlete ve adalete olan sarsılmaz inancına sahip olması gerekir. Yasaların katılığı ve cezaların katılığı, morali bozulan bir toplumu kurtarma konusunda her zaman güçsüzdür Dolayısıyla insanlığın, yalnızca ekonomik göstergelere ve teknolojik avantajlara dayalı dünya modelinin uzun vadeli ve sürdürülebilir kabul edilemeyeceğini derinlemesine anlaması gerekiyor. Eğer ilerleme insanı manevi olarak zayıflatıyorsa, aileyi içten yıkıyorsa, maneviyatı yok ediyorsa, insanın içindeki vicdanın sesini susturuyorsa, o ilerleme medeniyeti yükseltmez, sadece onun büyük çöküşünü geçici olarak geciktirir. Tarih, maneviyatını ve vicdanını kaybeden medeniyetlerin, er ya da geç maddi gücünü, siyasi gücünü de kaybetmeye mahkum olduğunu defalarca kanıtlamıştır. 21. yüzyılda insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük ve en vahim mesele, yeni dünya düzeninin teknik parametreleri değil, bu düzenin sarsılmaz ahlaki temelleri ve küresel vicdanıdır. İnsan nasıl atomu parçalayabiliyor, evreni fethedebiliyor, yapay zeka yaratabiliyorsa, aynı şekilde iç dünyasındaki nefreti ve bencilliği de kırabilmeli, manevi saflığını koruyabilmelidir. Bir insan teknolojiyi ve gücü, maneviyatını koruyarak yönetebilirse, en şiddetli küresel krizlerden ve uçurumlardan bir çıkış yolu ve parlak bir gelecek mutlaka bulacaktır Modern dünyanın karşı karşıya olduğu küresel değer krizi karşısında, Azerbaycan'ın tarihi zaferi sadece askeri ve siyasi bir başarı olarak değerlendirilmemelidir. Bu Zafer aynı zamanda millidir kimliğin, tarihi hafızanın, manevi birliğin, devlet-halk birliğinin kutlamasıydı. Çünkü 44 gün süren Vatanseverlik Savaşı, milli ruhunu, ahlaki temellerini ve tarihi adalet duygusunu korumuş halkların, en karmaşık jeopolitik koşullarda bile egemenlik iradesini sağlayabileceğini göstermiştir Azerbaycan'ın tarihi zaferi, devletin gerçek gücünün sadece ekonomik kaynaklar veya askeri teknolojilerle belirlenmediğini bir kez daha kanıtladı. Halkın ulusal kimliğine bağlılığı, devletine olan güveni, manevi dayanışması ve ortak bir amaç etrafında birleşebilmesi jeopolitik gücün temel stratejik dayanaklarından biridir. Azerbaycan'ın küresel siyasi baskılar, çifte standartlar ve uzun yıllardır süren adaletsizlikler karşısında sarsılmasına izin vermeyen işte bu manevi birlik oldu 21. yüzyılda geleceğin en istikrarlı ve etkili devletleri, milli ve manevi değerlerine sahip çıkarak gelişen devletler olacaktır. Azerbaycan'ın tarihi zaferi, milli kimliğine, manevi hafızasına ve tarihi adalet ilkesine güvenen halkların zayıflatılmasının mümkün olmadığını tüm dünyaya gösterdi. Çünkü ahlaki bütünlüğe dayalı devletçilik modeli bugün olduğu gibi gelecekte de temel jeopolitik güç faktörlerinden biridir

Kaynak: 525.az

Diğer Haberler