Kıbrıs’ta Statü Mülkiyeti ve Asimetrik Çatışma: Zafer mi, Yoksa Sürdürülebilir Barış mı? - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Kıbrıs sorunu artık sıradan bir diplomatik kördüğüm olmaktan çıkmıştır. Bugün karşımızdaki tablo; savunma doktrinlerinin, jeopolitik hesapların ve uluslararası hukuk normlarının birer stratejik aygıt gibi kullanıldığı geniş çaplı bir “meşruiyet mücadelesidir”. Rum lider Nikos Hristodulidis’in, Türk

Kıbrıs sorunu artık sıradan bir diplomatik kördüğüm olmaktan çıkmıştır. Bugün karşımızdaki tablo; savunma doktrinlerinin, jeopolitik hesapların ve uluslararası hukuk normlarının birer stratejik aygıt gibi kullanıldığı geniş çaplı bir “meşruiyet mücadelesidir”. Rum lider Nikos Hristodulidis’in, Türk lider Tufan Erhürman’ın rasyonel ve kurucu antlaşmalara dayanan eleştirilerine yönelik sert çıkışları, sadece bir üslup meselesi değil; Annan Planı’ndan bu yana sistematik olarak örülen bir “statü mülkiyeti” arayışının sonucudur. Bu sert üslubun kökleri, Türk tarafını siyasal bir özne olmaktan çıkarıp süreci bir dayatmaya dönüştürme stratejisine dayanmaktadır Annan Planı Sonrası Paradigma Kayması: Kıbrıs sorununda 2004 yılındaki Annan Planı referandumu, sosyolojik ve siyasal bir kırılma noktasıdır. Bu tarihten sonra Rum tarafının siyasal tarzında gözlemlenen değişim, “ortak gelecek” arayışından “tek taraflı hak iddia etme” evresine geçişi temsil eder. Referanduma “Hayır” demesine rağmen Avrupa Birliği üyeliği ile ödüllendirilen Rum yönetimi, bu kazanımı bir çözüm kaldıracı olarak değil, Kıbrıslı Türkleri ve Türkiye’yi diplomatik bir kuşatmaya alma aracı olarak kullanmaya başlamıştır Bugün Hristodulidis’in müzakere masasına bir yanda “toplum lideri” diğer yanda “Kıbrıs Cumhuriyeti Başkanı” sıfatıyla oturma ısrarı, çözüm iradesinden ziyade bir statü mülkiyeti(ownership) kavgasıdır. Hristodulidis, 1960 ortaklık devletinin özünde yer alan “iki toplumun ortak rızası” ilkesini, AB üyeliğinin sunduğu kurumsal konforla ikame etmeye çalışmaktadır. Bu durum, meşruiyeti bir diyalog köprüsü değil, bir dayatma silahı olarak konumlandırmaktır. Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın da vurguladığı üzere; Kıbrıslı Türklerin iradesinin dışlandığı her uluslararası anlaşma ve askeri iş birliği, aslında barış zeminine çakılan birer diplomatik çividir. Zira siyasal rızanın dışlandığı bir yerde gerçek bir ortaklıktan söz edilemez; orada sadece hegemonik bir arzu vardır Oyuncu Asimetrisi ve “Sıkıştırma” Diplomasisi Zorlayıcı diplomasi; bir aktörün stratejik güç unsurlarını kullanarak, muhatabına kendi iradesi dışındaki bir siyasal sonucu dayatmasını öngören bir diplomasi doktrinidir.Kıbrıs’ta izlediğimiz tablo, literatürdeki tabiriyle tam bir asimetrik çatışma örneğidir. Bir yanda AB ve BM tanınmışlığının sunduğu “kurumsal zırh” arkasına saklanan bir yönetim; diğer yanda ise izolasyonlarla nefes alanı daraltılmaya çalışılan Kıbrıs Türk halkı bulunmaktadır Rum liderliğinin stratejisi, tarafların orta noktada buluştuğu bir uzlaşıdan ziyade; rakibini siyasal ve ekonomik olarak tecrit edip, onu bir “teslimiyet protokolüne” zorlayan bir sıfır toplamlı oyun üzerine kuruludur. Ancak barış, kolektif bir birliktelik halidir ve bu hal, taraflardan birinin “galip gelmesiyle” asla inşa edilemez. Bir tarafın zaferi, diğer tarafın boyun eğmesi demekse; o kağıttan çözümün ömrü, ilk kriz anına kadardır. Kalıcı bir barış, ancak her iki tarafın da kendini “kazanan” hissettiği bir meşruiyet dengesi üzerine kurulabilir AB’nin Değişen Güvenlik Algısı ve Kıbrıs’a Yansıyan Yeni Anlayış Rum liderliğinin bu domine etme stratejisi, Avrupa Birliği’nin (AB) son on yılda geçirdiği paradigma değişimiyle doğrudan ilintilidir. AB, başlangıçta bir “yumuşak güç” odağıyken; özellikle Ukrayna savaşı ve Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti sonrası, güvenlik algısını daha sert ve jeopolitik bir zemine taşımıştır. Bu yeni anlayış, AB’nin “sınır güvenliği” kavramını üye devletlerin maksimalist talepleriyle özdeşleştirmesine yol açmıştır. Rum tarafı, AB’nin bu jeopolitik uyanışını kullanarak, kendi dar milli çıkarlarını “Avrupa’nın güvenlik sınırı” olarak pazarlamayı başarmıştır. Bu durum, AB hukukunu bir çevreleme enstrümanı olarak kullanan “zorlayıcı bir diplomasiye” hizmet etmekte ve karşılıklı rızaya dayalı bir çözümü değil, “Avrupalı bir statükonun” zorla idame ettirilmesini desteklemektedir Küresel Aktörlerin Jeopolitik Satrancı: Bölünmüşlüğün Stratejik Fonksiyonu Kıbrıs üzerindeki bölünmüşlüğün kalıcılaşma eğilimi, sadece yerel aktörlerin uzlaşmazlığıyla değil, aynı zamanda ABD ve Rusya gibi küresel güçlerin adaya yüklediği stratejik anlamlarla da beslenmektedir. ABD için Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki Rus etkisini sınırlama ve İsrail-Yunanistan hattını tahkim etme noktasında bir “batmaz uçak gemisi” işlevi görürken; Rusya için bu bölünmüşlük, Batı kampı (NATO ve AB) içerisinde kalıcı bir çatlak noktası ve Akdeniz’deki hakimiyeti dengeleyen bir emniyet supabı anlamına gelir. Küresel güçler için statüko, karşı kampı dengelemek için kullanılan bir kaldıraçtır; bu da çözümü, yerel bir iradeden ziyade küresel güçlerin rekabetine kurban etmektedir Silahlanma ve Türkiye’yi Çevreleme Stratejisi Mesele sadece adadaki iki iradenin iç dengeleriyle sınırlı değildir. Rum yönetiminin son dönemde Fransa, Yunanistan ve son dönemdeki yakınlaşmalarla İsrail gibi bölgesel güçlerle hız verdiği savunma iş birlikleri, sadece savunma amaçlı değildir. Bu hamleler, Doğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik mimarisinde Türkiye’yi devre dışı bırakmayı hedefleyen, çok aktörlü bir çevreleme politikasının sahaya yansımasıdır Rum tarafı, Doğu Akdeniz’in enerji jeopolitiğinde Türkiye’yi masaya çekmek için zorlayıcı diplomasiyi kullanırken, aynı zamanda Türkiye ile AB’yi karşı karşıya getirmeyi bir “milli strateji” haline getirmiştir Bu ikircikli tutum, Kıbrıs halklarının gerçek barışını değil, Rum tarafının bölgesel hegemonyasını hedeflemektedir. Türkiye’yi stratejik bir kuşatmaya alarak Kıbrıslı Türkleri birer “azınlık” statüsüne indirgemek isteyen bu akıl, bölgesel bir “Büyük Oyun” oynamaktadır. Ancak askeri güç ve asimetrik baskı ile elde edilecek her sonuç, bölgesel istikrarsızlığı körüklemekten başka bir işe yaramayacaktır Realpolitik’in Karanlık Yüzü: Barış Adası’ndan “Cephe Adası”na Kıbrıs Rum liderliğinin izlediği bu sıkıştırma stratejisi, Realpolitik açısından bakıldığında son derece riskli bir Güvenlik Dilemması (Security Dilemma) yaratmaktadır. Bir tarafın kendi güvenliğini artırmak için attığı askeri ve diplomatik adımlar, diğer tarafça bir varoluşsal tehdit olarak algılanıp karşı hamleyle yanıtlandığında, toplam güvenlik düzeyi herkes için azalır. Hristodulidis yönetiminin Güney’i bir askeri üsler sahasına çevirme arzusu, kaçınılmaz olarak Kuzey’de de benzer bir askeri tahkimatın ve “keskinleşmiş sınırların” meşrulaşmasına zemin hazırlamaktadır Eğer Güney, Akdeniz’deki denklemleri adaya taşıyarak bir güç projeksiyonu merkezi olmaya soyunursa, Kuzey’in de mütekabiliyet esasıyla karşılık vermesi doğanın bir kanunudur. Bu durum, Kıbrıs’ın bir “Barış Adası” olma vizyonunu tamamen yok ederek, adayı küresel güçlerin doğrudan cephe hattı haline getirecektir. Realpolitik’in bu soğuk yasası gereği; Güney’de oluşan her asimetrik yapı, Kuzey’de kendi karşılığını doğurur. Sonuç ise çözüm değil, adanın kalıcı olarak iki farklı askeri kamp arasında bölünmesi ve sınırların daha da aşılmaz hale gelmesidir İletişim Savaşı ve Kolektif Düşünceden Kopuş Bugünkü süreç maalesef “özlü müzakere” yerine bir “iletişim yönetimi” sahasına dönüşmüştür. Liderlerin halklarına gerçekleri söylemek yerine, uluslararası toplumun gözünde sorumluluğu karşı tarafa atan bir “suçlama oyunu” (blame game) oynaması, Kıbrıs’ı çözümsüzlüğün konforuna hapsetmektedir. Rum liderliğinin sergilediği bu tavır, “hakların eşitliği” ilkesini “gücün üstünlüğü” ile değiştirmeye çalışmaktadır. Oysa gerçek bir barış; mülkiyetçi bir devlet anlayışıyla değil, paylaşımcı bir ortaklık iradesiyle mümkündür Zihniyet Devrimi mi, Statüko mu? Bir siyaset bilimci ve bölge uzmanı olarak vurgulamak gerekir ki; Kıbrıs’ta ihtiyacımız olan şey yeni askeri tahkimatlar veya diplomatik çevreleme taktikleri değildir. İhtiyacımız olan, statülerin ötesine geçen bir zihniyet devrimidir. Eğer müzakereler yeniden başlayacaksa, bu sadece teknik dosyalarla değil; “benim devletim” yerine “bizim geleceğimiz” diyebilen, karşı tarafı sıkıştırmak yerine onun kaygılarını anlayan bir iradeyle mümkün olacaktır Hristodulidis’in asimetrik güç kullanımına dayalı stratejisinin sonunda barış yoktur. Gerçek bir huzur, ancak kazananın ve kaybedenin olmadığı, her iki halkın da “özne” olarak kabul edildiği bir masada inşa edilebilir. Adaletin, eşitliğin ve karşılıklı rızanın olmadığı hiçbir denklem, Kıbrıs’ın kaderini kalıcı huzura kavuşturamaz. Unutulmamalıdır ki; bir tarafın zaferi üzerine inşa edilen “barışlar”, aslında bir sonraki çatışmanın sadece ateşkesidir


