Tenqri
Ana Sayfa
Siyaset

Afrika’dan Avrasya’ya Türkiye, Fransa ve çok boyutlu denge politikaları - 2 - Kıbrıs Gazetesi - Kıbrıs Haber, KKTC Son Dakika ve Gündem Haberleri

Bir önceki yazıda, Fransa’nın Afrika’daki geleneksel nüfuz kaybı ile Doğu Akdeniz ve Avrasya hattındaki yeni stratejik arayışları arasındaki ilişki ele alınmış; bu çerçevede GKRY’ye verilen askerî-siyasi destek, KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’ndaki görünürlüğü ve AB’nin Orta Asya açılımı birlikt

0 görüntülemekibrisgazetesi.com
Afrika’dan Avrasya’ya Türkiye, Fransa ve çok boyutlu denge politikaları - 2 - Kıbrıs Gazetesi - Kıbrıs Haber, KKTC Son Dakika ve Gündem Haberleri
Paylaş:

Bir önceki yazıda, Fransa’nın Afrika’daki geleneksel nüfuz kaybı ile Doğu Akdeniz ve Avrasya hattındaki yeni stratejik arayışları arasındaki ilişki ele alınmış; bu çerçevede GKRY’ye verilen askerî-siyasi destek, KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’ndaki görünürlüğü ve AB’nin Orta Asya açılımı birlikte değerlendirilmiştir. Bu ikinci yazıda ise söz konusu jeopolitik hattın enerji güvenliği, ulaştırma koridorları, kritik hammaddeler ve çok boyutlu denge politikaları bakımından taşıdığı anlam üzerinde durulacaktır. Zira Kıbrıs meselesi artık yalnızca ada merkezli bir egemenlik tartışması değil; Doğu Akdeniz’den Hazar havzasına, Orta Koridor’dan Avrupa’nın enerji arz güvenliğine uzanan daha geniş bir stratejik rekabet alanının parçasıdır. Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz jeopolitiğindeki merkezi konumu, yalnızca günümüz enerji rekabetiyle ortaya çıkmış yeni bir olgu değildir. Ada, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa arasındaki gizli paylaşım pazarlıklarında da stratejik bir unsur olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Sykes-Picot düzenlemesi çerçevesinde, Kıbrıs’ın coğrafi ve askerî önemi nedeniyle İngiltere’nin, Fransa’nın onayı olmadan adanın mülkiyeti veya statüsüne ilişkin tek taraflı tasarrufta bulunmama yönünde taahhütte bulunduğu aktarılmaktadır. Bu durum, Kıbrıs’ın daha o dönemde yalnızca yerel bir ada meselesi değil; İskenderun Körfezi, Levant, Süveyş hattı ve Doğu Akdeniz güvenliğiyle bağlantılı bir büyük güç rekabeti unsuru olarak görüldüğünü göstermektedir. Ayrıca bu tarihsel düzenlemeler, Kıbrıs’ın ilerleyen süreçte İngiltere’nin Doğu Akdeniz stratejisindeki özel konumunu güçlendirmiş; adanın 1960 düzenine giden süreçte büyük güç hesaplarından bağımsız düşünülemeyeceğini ortaya koymuştur. Dolayısıyla bugün GKRY-Fransa yakınlaşması, AB’nin enerji ve ulaştırma politikaları ya da Türkiye-KKTC ekseninde yürütülen hak mücadelesi, tarihsel süreklilikten kopuk biçimde değil; Kıbrıs’ın yüzyılı aşkın süredir Doğu Akdeniz güç dengelerinin merkezinde yer aldığı gerçeğiyle birlikte okunmalıdır. Enerji Jeopolitiği ve Doğu Akdeniz’de stratejik rekabet AB’nin Orta Asya devletleriyle geliştirdiği stratejik ortaklıkların ve Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki askerî-siyasi aktivizminin arkasında enerji güvenliği, ulaştırma hatları, kritik hammaddeler ve küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillenmesi gibi temel faktörler yer almaktadır. Bu nedenle Kıbrıs meselesi, yalnızca ada üzerindeki egemenlik tartışmalarından ibaret değildir; Doğu Akdeniz’in enerji güzergâhları, deniz yetki alanları ve bölgesel güvenlik mimarisiyle doğrudan bağlantılıdır. AB ve GKRY merkezli yaklaşımlar, çoğu zaman adanın tamamını Rum yönetiminin temsil ettiği varsayımı üzerinden hareket etmekte; Kıbrıs Türk Halkının egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelindeki haklarını yeterince dikkate almamaktadır. Bu yaklaşım, Kıbrıs Türk Halkının Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarını doğrudan ilgilendirmektedir. Doğu Akdeniz’in hemen yakınında yer alan Ortadoğu, dünya petrol ve doğal gaz rezervleri bakımından merkezi önemini korumaktadır. Benzer biçimde Orta Asya ve Hazar havzası; doğal gaz, petrol, uranyum, altın ve kritik hammaddeler açısından AB’nin enerji arz güvenliği ve sanayi dönüşümü için stratejik bir bölge hâline gelmiştir. Dolayısıyla Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Orta Asya dosyaları birbirinden kopuk değildir; enerji, ulaştırma ve güvenlik hatları üzerinden birbirine bağlanan geniş bir jeopolitik bütünün parçalarıdır. Jeopolitik kıskaçtan çok boyutlu çıkışa: Orta Asya’nın denge politikası Fransa ve AB’nin hamleleri Türkiye’nin bölgesel manevra alanını daraltabilecek sonuçlar doğursa da, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin izlediği politikayı yalnızca dış baskılarla açıklamak eksik olur. Coğrafi olarak denize kapalı olan Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan; kuzeyde Rusya, doğuda ise Çin gibi iki büyük güç arasında karmaşık bir jeoekonomik sıkışmışlık yaşamaktadır. Rusya’nın tarihsel güvenlik ve lojistik etkisi ile Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden artan ekonomik ağırlığı, bu devletleri dış politikada çeşitlendirme arayışına yöneltmektedir. Bu nedenle Orta Asya devletleri, dış politikada çok boyutlu bir denge stratejisi geliştirmektedir. Bu stratejinin temel amacı, enerji kaynaklarını, maden zenginliklerini ve lojistik avantajlarını tek bir pazara veya tek bir büyük güce bağımlı kalmadan küresel sisteme açabilmektir. Hazar Denizi üzerinden Avrupa’ya uzanan Orta Koridor, bu çerçevede yalnızca bir ulaştırma hattı değil; aynı zamanda Rusya ve Çin’e bağımlılığı azaltmaya dönük stratejik bir çıkış kapısıdır Ekonomik pragmatizm ve “Üçüncü bir yol” olarak Avrupa Birliği Bu yapısal sıkışmışlık bağlamında değerlendirildiğinde, AB’nin Orta Asya’da daha görünür hâle gelmesi Türk Cumhuriyetleri açısından bir “üçüncü kutup” alternatifi üretmektedir. AB’nin teknoloji transferi, yatırım, pazar erişimi, ulaştırma altyapısı ve kritik hammaddeler alanındaki iş birliği önerileri; Moskova’nın güvenlik ve lojistik baskısını, Pekin’in finansal ağırlığını dengelemek isteyen Orta Asya devletleri için önemli bir diplomatik kaldıraç sunmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta, Orta Asya devletlerinin ekonomik pragmatizm ile stratejik aidiyeti birbirinden ayırma çabasıdır. Bu ülkelerin AB ile anlaşmalar imzalaması, otomatik olarak Türkiye’ye karşı bir tutum anlamına gelmemektedir. Ancak bu çok boyutlu denge politikası yürütülürken, KKTC’nin Türk dünyasındaki kurumsal görünürlüğünü zayıflatacak adımlardan kaçınılması, Türk dünyasının stratejik bütünlüğü bakımından önem taşımaktadır. Buna karşılık AB’nin bu ilişkileri GKRY lehine diplomatik sonuçlar üretmek ve Türkiye’nin Avrasya’daki etkinliğini sınırlamak için kullanma eğilimi dikkatle takip edilmelidir. Türk Cumhuriyetleri açısından mesele, Batı ile ilişkileri geliştirirken Türkiye ve KKTC ile tarihsel, kültürel ve stratejik bağları zedelemeyen dengeli bir dış politika hattı kurabilmektir. Sonuç olarak, Afrika’da geleneksel nüfuzu aşınan Fransa ve enerji güvenliği arayışındaki AB, Doğu Akdeniz ve Avrasya ekseninde yeni bir stratejik pozisyon almaya çalışmaktadır. Ancak Türk Cumhuriyetlerinin AB ile geliştirdiği ilişkiler, onların bu küresel satranç tahtasında pasif birer piyon olduklarını değil; Rusya, Çin, AB ve Türkiye arasında kendi ulusal çıkarlarını maksimize etmeye çalışan aktif ve rasyonel aktörlere dönüştüklerini göstermektedir. Türkiye açısından asıl mesele, bu çok boyutlu tabloyu doğru okumak; Orta Asya ile bağlarını güçlendirirken KKTC’nin uluslararası görünürlüğünü, Doğu Akdeniz’deki haklarını ve Türk dünyasının stratejik bütünlüğünü aynı anda savunabilmektir. Bu noktada geçmişte defalarca yazılar yazdığım Doğu Akdeniz’de Yunanistan, GKRY ve İsrail ekseninde şekillenen güvenlik iş birlikleri konusu kapsamında Türkiye ve Kıbrıs Türk Halkının haklarını dışlayan bir çizgiye dönüşmemesi hayati önem taşımaktadır. Bölgedeki bazı siyasi aktörlerin provokatif söylem ve eylemleri, Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta yeni bir gerilim hattı oluşturma riskini artırmaktadır. Türkiye’nin bu konudaki tavrı ise açıktır: Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkü’nün hak ve hukukuna yönelen her girişim karşısında Ankara, diplomatik ve stratejik caydırıcılığını kararlılıkla ortaya koyacaktır. Bu nedenle bölgesel aktörlerin maceracı politikalardan uzak durması, Doğu Akdeniz’in yeni bir çatışma alanına değil; adil paylaşım, egemen eşitlik ve karşılıklı güven temelinde şekillenen bir istikrar havzasına dönüşmesi bakımından büyük önem arz etmektedir

Diğer Haberler