Tenqri
Ana Sayfa
Dünya

Ortadoğu’da Sürekli Savaş Rejimi - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber

Ortadoğu’da savaş tesadüf değildir. Enerji rekabeti, jeopolitik hesaplar ve kutsallaştırılmış siyaset, hukukun geri çekildiği bir güç düzeni üretmektedir. Asimetrik güç kullanımı meşrulaştırılamaz. Güvenlik gerekçesiyle yürütülen askeri müdahaleler, hukuki eşitliği zayıflatmakta ve askeri gücü fiili

4 gün önce0 görüntülemehavadiskibris.com
Ortadoğu’da Sürekli Savaş Rejimi - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Paylaş:

Ortadoğu’da savaş tesadüf değildir. Enerji rekabeti, jeopolitik hesaplar ve kutsallaştırılmış siyaset, hukukun geri çekildiği bir güç düzeni üretmektedir. Asimetrik güç kullanımı meşrulaştırılamaz. Güvenlik gerekçesiyle yürütülen askeri müdahaleler, hukuki eşitliği zayıflatmakta ve askeri gücü fiili bir norm haline getirmektedir. Bu çatışma ve hukuksuzluk yalnızca bölgeyle sınırlı kalmayacaktır. Güç ile hukuk arasındaki dengenin bozulması, küresel düzeni istikrarsızlaştırmakta ve insanlık için ciddi bir risk oluşturmaktadır. Bu çalışma, Ortadoğu’daki savaş düzenini güç hiyerarşisi, hukuk krizi ve siyasal kutsallaştırma çerçevesinde eleştirel bir siyaset bilimi bakışıyla değerlendirmektedir Güvenlik Söylemi, Siyasal Tercihler, Jeopolitik Dinamikler ve Siyasal Kutsallaştırma Ortadoğu’da savaş artık istisnai bir kırılma değil; siyasal düzenin süreklilik kazanmış bir bileşeni haline gelmiştir. Bölge yalnızca dönemsel çatışmalar yaşamamakta, aynı zamanda “sürekli tehdit” söylemi üzerinden şekillenen bir güvenlik atmosferi içinde yönetilmektedir. Bu durum, savaşın yalnızca askeri düzeyde değil; siyasal dil, güvenlik doktrinleri ve uluslararası ittifak ağları üzerinden yeniden üretildiğini göstermektedir. Ancak burada kurulan analiz, hiçbir biçimde askeri müdahaleleri meşrulaştırma amacı taşımaz. Amaç, çatışma ortamını mümkün kılan yapısal koşulları ve bu koşulların normatif sorunlarını ortaya koymaktır Ortadoğu’nun dünya enerji rezervleri içindeki ağırlığı ve küresel ticaret yolları üzerindeki konumu, bölgeyi stratejik açıdan merkezi bir alan haline getirmiştir. Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz hattı küresel ekonomik süreklilik açısından kritik önemdedir. Bununla birlikte, enerji zenginliği ile enerji akışının güvenlik mimarisini belirleme kapasitesi aynı şey değildir. Kaynakların coğrafi olarak bölgede bulunması, bu kaynakların küresel finans, teknoloji ve askeri sistem üzerindeki denetiminin de bölgeye ait olduğu anlamına gelmemektedir ABD’nin Soğuk Savaş sonrası dönemde inşa ettiği güvenlik düzeni ve İsrail’in yüksek teknolojiye dayalı askeri kapasitesi, bölgesel güç dengesinde belirleyici unsurlardır. Ancak bu belirleyicilik, askeri müdahalelerin normatif meşruiyetini kendiliğinden üretmez. Güç hiyerarşisi ile hukuki meşruiyet aynı kategoriler değildir. Önleyici saldırı ya da genişletilmiş caydırıcılık gibi güvenlik yaklaşımları, uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan uygulamalara dönüşebilmektedir. Bu tür uygulamalar, özellikle sivil alanların zarar gördüğü durumlarda, hiçbir güvenlik gerekçesiyle meşru kabul edilemez Bu noktada nedensellik ilişkisini deterministik biçimde kurmak yerine, çatışma ortamını besleyen dinamiklerin birbirini güçlendirdiğini söylemek daha isabetlidir. Enerji rekabeti, güvenlik doktrinleri, bölgesel bloklaşmalar ve ideolojik mobilizasyon tek başına savaşı “zorunlu” kılmaz; ancak birlikte işlediklerinde çatışma zeminini derinleştirir Bölgesel aktörlerin stratejik tercihleri de bu ortamın parçasıdır. Birçok yönetim için öncelik demokratikleşme değil, rejim güvenliğidir. Askeri ittifaklar, yabancı üsler ve silahlanma politikaları kısa vadeli güvenlik sağlarken uzun vadede bağımlılık ilişkilerini güçlendirebilir. Bu tablo, yalnızca dış müdahale söylemiyle açıklanamaz; bölgesel siyasal tercihlerin de çatışma dinamiklerine katkı sunduğu görülmektedir Mezhepsel bloklaşma da bu sürecin bir başka boyutudur. İran merkezli etki alanının “Şii ekseni” olarak tanımlanması ve buna karşı Sünni Arap ülkelerinin ABD güvenlik şemsiyesi altında konumlanması, mezhep kimliğinin jeopolitik dengeleme siyaseti içinde araçsallaştırıldığını göstermektedir. Mezhep burada doğrudan çatışmanın nedeni değil; güç mücadelesinin mobilizasyon dilidir Siyasal alanın kutsallaştırılması ise çatışma zeminini daha da karmaşıklaştırmaktadır. Sınırlar, toprak ve devlet ilahi referanslarla tanımlandığında siyasal alan ontolojik mücadeleye dönüşür. Bu durum yalnızca belirli bir dine özgü değildir. İsrail siyasetinde “vaat edilmiş toprak” söyleminin bazı akımlar tarafından güvenlik politikalarıyla iç içe geçirilmesi; ABD’de Evanjelik çevrelerin dış politika tercihleri üzerinde etkili olması ve “medeniyet misyonu” vurgusunun zaman zaman jeopolitik stratejiyle birleşmesi, din referanslı kutsallaştırmanın Batı bağlamında da siyasal işlev gördüğünü göstermektedir Dolayısıyla Ortadoğu’daki gerilim yalnızca İslam dünyasına atfedilemez. Tek tanrılı dinlerin kutsal tarih anlatıları ve seçilmişlik söylemleri, farklı bağlamlarda siyasal mobilizasyon aracı haline gelebilmektedir. Sorun dinin kendisi değil; dinin siyasal mutlaklık üretmek için araçsallaştırılmasıdır. Siyasal alan metafizik temellendirmeyle güçlendirildiğinde uzlaşma alanı daralır ve çatışma kimlik temelli zorunluluk anlatısına dönüşebilir Bu bağlamda, İran’a yönelik büyük ölçekli askeri saldırılar özellikle sivil alanların zarar gördüğü durumlarda hiçbir normatif çerçevede kabul edilemez. Gücün hukuki sınırlarla dengelenmediği bir düzende askeri kapasite fiili norm üretmeye başlar. Bu durum yalnızca bölgesel değil, küresel hukuk düzeni açısından da risklidir Uluslararası kurumların ve dünya halklarının kurumsal temsilcilerinin bu tür gelişmelere karşı yeterince güçlü bir hukuk ve barış talebi ortaya koyamaması, yeni dünya düzeninin normatif zayıflığını göstermektedir. Güç kullanımının sınırlandırılmadığı bir sistem, kısa vadeli denge sağlasa bile orta vadede kırılganlık üretir Sonuç olarak Ortadoğu’daki sürekli çatışma ortamı, tek bir nedene indirgenemez. Enerji rekabeti, güvenlik doktrinleri, mezhepsel mobilizasyon ve siyasal kutsallaştırma birlikte işleyen dinamiklerdir. Bu dinamikler çatışmayı kaçınılmaz kılmaz; ancak çözülmedikleri sürece çatışma ihtimalini canlı tutar Kalıcı barış askeri üstünlükle değil; hukuki eşitlik, kurumsal özerklik ve siyasal alanın yeniden dünyevileştirilmesiyle mümkündür. Güç ile meşruiyet arasındaki ayrım netleştirilmeden, güvenlik söylemi sınırlandırılmadan ve kutsallaştırılmış siyasal dil çözülmeden, bölgesel istikrarın kalıcı hale gelmesi zor görünmektedir