Çok kutuplu düzene geçiş, ABD’nin iç dengeleri ve Türkiye - Kıbrıs Gazetesi - Kıbrıs Haber, KKTC Son Dakika ve Gündem Haberleri
Küresel sistem, çok kutuplu güç rekabetinin derinleştiği; uluslararası hukukun yerleşik ilkelerinin aşındığı ve geleneksel güvenlik tehditlerinin asimetrik risklerle iç içe geçtiği bir geçiş döneminden geçmektedir. Yeni dünya düzeni artık “kural temelli” bir evrensellikten ziyade, seçici ve keyfi bi
Küresel sistem, çok kutuplu güç rekabetinin derinleştiği; uluslararası hukukun yerleşik ilkelerinin aşındığı ve geleneksel güvenlik tehditlerinin asimetrik risklerle iç içe geçtiği bir geçiş döneminden geçmektedir. Yeni dünya düzeni artık “kural temelli” bir evrensellikten ziyade, seçici ve keyfi biçimde işlemektedir. Büyük aktörler, meşruiyeti müzakere masasında değil, sahada ürettikleri oldubittilerle kurmaya yönelmekte; bu durum gidişatın kurallı bir dengeye değil, kuralsız bir kaosa evrilme riski taşıdığını göstermektedir. Bu çerçevede Avrupa-Atlantik güvenlik düzeninin ağırlık merkezi kademeli biçimde Doğu Akdeniz ve Avrasya hattına kaymaktadır Daha önce de yazılarımda belirttiğim üzere, tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu dünya düzenine geçişin etkileri iyiden iyiye kendisini hissettirmektedir. Sekiz milyara ulaşan dünya nüfusu içerisinde, dar anlamda Atlantik ekseninin temsil ettiği nüfusun sınırlı bir paya karşılık geldiği; uluslararası sistemin ağırlık merkezinin ise giderek Doğu’ya kaydığı görülmektedir. Atlantik merkezli düzeni meydana getiren ülkeler açısından hem Çin’in çok yönlü yükselişi, hem de Türk Dünyası ile Doğu Akdeniz’in stratejik önemi büyük önem taşımakta; bahse konu blokun kendi içinde de gerek ekonomik gerekse güvenlik alanında çeşitli görüş ayrılıkları ve kırılmalar yaşanmaya başladığı değerlendirilmektedir Bu denklemin merkezinde duran Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan dönüşümü kavrayabilmek için ise, ülkeyi yalnızca iki partinin yarıştığı bir sahne olarak değil, her partinin içinde derin fay hatlarının işlediği bir denge sistemi olarak okumak gerekmektedir. Bu çerçevede, yüzeydeki Demokrat-Cumhuriyetçi ayrımının altında, hem seçmen tabanını hem de iktidar bloklarını yeniden şekillendiren çok daha köklü kaymaların ilerlediği görülmektedir. Bahse konu kaymalar yalnızca iç siyasi dengeleri değil, Washington’un küresel rol tanımını ve dolayısıyla Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyanın güvenlik denklemini doğrudan etkilemektedir Demokrat kanat açısından bakıldığında, son otuz yılın en belirgin değişimi seçmen tabanının demografik bileşiminde yaşanan köklü dönüşümde kendini göstermektedir. Bir zamanlar üniversite diplomasına sahip olmayan beyaz seçmenlerin ağırlıkta olduğu parti, bugün ırksal ve etnik açıdan çok daha çeşitli bir yapıya kavuşmuş; lisans mezunu seçmenlerin oranı yaklaşık iki katına çıkarken, kendini herhangi bir Hristiyan inancına bağlı hissetmeyenlerin payı belirgin biçimde artmıştır. Bahse konu tablo, devletin toplumsal sorunların çözümünde aktif rol üstlenmesini savunan, kürtaj hakkından sağlık hizmetlerine kadar geniş bir alanda kurumsal müdahaleyi destekleyen bir seçmen profilini ortaya koymaktadır Cumhuriyetçi kanat ise kendi içinde iki ayrı eğilimin gerilimiyle anlaşılabilir. Bir yanda dış politikada müdahaleci ve yayılmacı bir çizgiyi temsil eden, İsrail’in güvenliğini ve mevcut ittifak ağlarının korunmasını önceleyen bir kanat; diğer yanda ise “önce Amerika” söylemiyle özetlenebilecek, dış taahhütlerin daraltılmasını ve kaynakların yurt içine yönlendirilmesini savunan ulusalcı bir eğilim bulunmaktadır. Soğuk Savaş döneminde ortak komünizm karşıtlığı etrafında yakınlaşan bu iki kanat uzun süre ortak bir söylem zemininde hareket edebilmiş olsa da, 2012 sonrasında küresel ölçekte yükselen ulusalcılık dalgasının bu uyumu giderek zorladığı değerlendirilmektedir Her ne kadar bahse konu uyum on yıllarca sürdürülebilmiş olsa da ulusalcı kanadın bugün gelinen noktada önceliklerini kökten yeniden tanımladığı görülmektedir. Yüksek seviyelere ulaşan dış ticaret açığı, Çin’in stratejik yükselişi ve Orta Doğu ile NATO’ya ayrılan kaynakların sorgulanması, bu kanadı küresel jandarmalık rolünden uzaklaşıp ekonomik toparlanmaya ve Asya-Pasifik eksenine yönelmeye sevk etmektedir. Dolayısıyla bugün Amerikan siyasetinde gözlemlenen, yalnızca iki parti arasındaki rekabet değil, aynı çatı altındaki müdahaleci ve ulusalcı kanatların öncelik çatışmasıdır Bu iç çatışmanın dış politikaya yansıması ise, son dönemde medyada tartışılan komuta mimarisi başlığında somutlaşmaktadır. İddia edildiği üzere Avrupa, Orta Doğu ve Afrika komutanlıklarının tek bir çatı altında birleştirilmesi, ilk bakışta idari bir düzenleme gibi görünse de esasen Washington’un küresel rolünü yeniden tanımlama eğiliminin bir göstergesi olarak okunabilir. NATO’nun en üst askeri komutasının halihazırda Avrupa Komutanlığı ile iç içe geçtiği mevcut düzende, bu nitelikte bir birleşmenin transatlantik ittifakta bir otorite boşluğu riski doğurabileceği değerlendirilmektedir. Buna karşın bahse konu eğilim, ABD’nin küresel jandarmalıktan kademeli olarak çekilip kendi yarım küresini ve Pasifik’i önceleyen, daha içe dönük bir doktrine yönelmesinin yansıması olarak yorumlanabilir Bu anlamda, Atina ve Tel Aviv’de gözlemlenen telaşın asıl kaynağının da bu yönelim olduğu söylenebilir. ABD’nin odağını kendi kıtasına ve Pasifik’e kaydırması, Avrupa ve Orta Doğu’daki müttefiklerini bölgesel güç boşluğuyla baş başa kalma endişesine itmekte; Orta Doğu’daki Amerikan askeri varlığının küçülme ihtimali, bölgedeki dengeyi belirleyici biçimde değiştirme potansiyeli taşımaktadır. Bahse konu boşluğu belirli ölçüde doldurabilecek konumdaki tek bölgesel aktörün Türkiye olması, hem İsrail-Yunanistan-GKRY hattındaki askeri hareketliliği hem de üst düzey Washington temaslarındaki güvenlik garantisi arayışını anlamlı kılmaktadır Daha önce de değindiğim üzere, Türkiye yakın geçmişte daha çok bölgesel gelişmelere reaksiyon gösteren bir konumdayken, bugün gelişen savunma sanayii, güçlü ordusu ve çok yönlü diplomasi kapasitesiyle kendi yakın coğrafyasının ötesinde etki üretebilen belirleyici bir aktör hâline gelmiştir. Akdeniz’den Orta Doğu’ya, Ege’den Karadeniz’e, Balkanlar’dan Kafkasya’ya ve Afrika’ya uzanan geniş bir alanda, Türkiye’nin yalnızca güvenlik ekseninde değil, diplomatik girişimleri ve uzlaşı önerileriyle de bir denge unsuru olarak hareket ettiği görülmektedir. Bahse konu yönelim, geleneksel diplomasi anlayışını aşan, bölgesel ve küresel sorunlara daha kapsayıcı ve hakkaniyet odaklı bir yaklaşım getirme çabasının yansıması olarak değerlendirilmektedir Bu tabloyu somutlaştıran örnekler, ortaya çıkan güç boşluğunun Türkiye tarafından nasıl karşılandığını ortaya koymaktadır. Rusya-Ukrayna savaşında barış görüşmelerine ev sahipliği yapılması ve Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması’nın hayata geçirilmesindeki kritik rol, Türkiye’nin arabuluculuk kapasitesini pekiştirmiştir. Azerbaycan’ın Karabağ’da sağladığı başarıda Türkiye’nin askeri ve diplomatik desteğinin belirleyici olduğu; önümüzdeki süreçte Zengezur hattının açılmasında da etkin bir rol üstlenmesinin öngörüldüğü değerlendirilmektedir. Gazze’de yaşanan insani krize karşı sergilenen kararlı tutum, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına yönelik girişimler ve 2019’da Libya ile imzalanan Deniz Yetki Alanları Anlaşması ile Doğu Akdeniz’deki dengeleri etkileyen adımlar, bahse konu konumun farklı coğrafyalardaki tezahürleri olarak okunabilir. Her ne kadar bu örnekler farklı sahalara dağılmış olsa da, ortak paydalarının bölgesel istikrarı önceleyen bir diplomasi çizgisi olduğu söylenebilir Netice itibarı ile, son dönemde bölgede gözlemlenen askeri hareketlilik ve hava sahası ekseninde yaşanan gerginlikler, bir güç gösterisinden ziyade değişen küresel dengeler karşısında geliştirilen bir refleks olarak değerlendirilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC, başından bu yana Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı meselesinin barış ve uzlaşı zemininde, uluslararası hukuk ve hakkaniyet çerçevesinde çözümlenmesi için çaba göstermekte; tüm kıyıdaş ülkelerin katılımıyla oluşturulacak kapsayıcı bir diyalog zeminine yönelik çağrısını sürdürmektedir. Aynı çerçevede, KKTC’nin egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelinde gündeme getirdiği iki devletli çözüm vizyonunun da bu diplomatik hattın ayrılmaz bir parçası olarak ilerlediği görülmektedir. ABD yönünü Atlantik’e ve Pasifik’e çevirirken bölgemizde kartların yeniden dağıtıldığı bu dönemde, Türkiye’nin yeni denklemin en belirleyici aktörlerinden biri olarak masadaki yerini koruduğu görülmektedir


