Nevruz bayramının ekran ömrü
Bugün Azerbaycan'ın en eski ve en büyük milli bayramlarından biri olan Nevruz Bayramı ülkemizde kutlanmaktadır. Nevruz toprağın uyanışının, bereketin ve bereketin sembolüdür. Halkımız yüzyıllardan beri Nevruz bayramını milli bir kimlik ve manevi bağlılık olarak korumuş, muhafaza etmiş, dış etkilerde

Bugün Azerbaycan'ın en eski ve en büyük milli bayramlarından biri olan Nevruz Bayramı ülkemizde kutlanmaktadır. Nevruz toprağın uyanışının, bereketin ve bereketin sembolüdür. Halkımız yüzyıllardan beri Nevruz bayramını milli bir kimlik ve manevi bağlılık olarak korumuş, muhafaza etmiş, dış etkilerden korumuştur. Uzun yıllar yasaklanmış olmasına rağmen Nevruz bayramı, Azerbaycan halkının en zor dönemlerinde bile milli-manevi hafızasının simgesi olarak varlığını sürdürmüştür Nevruz bayramı denilince akla halkımızın milli gelenekleri ve özel törenleri gelmektedir. Bu geleneklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasındaki temel aracılardan biri de elbette kültür ve sanattır. Mesela neredeyse iki asırlık bir geçmişe sahip olan Azerbaycan sinema sanatı, bunun gibi pek çok güzel geleneği bünyesinde barındırmış ve günümüze kadar getirmiştir. Nevruz arifesinde konuşulan konulardan biri de milli geleneklerimizin Azerbaycan sinemasına yansımasıdır. Sovyet döneminde çeşitli yasaklara maruz kalan bu geleneklerimiz, ne zaman ve nasıl sansürün kılıcından kurtulup sinemamıza girdi? Konuyla ilgili muhatabımız Azerbaycan Film Eleştirmenleri ve Sinema Eleştirmenleri Birliği başkanı, tanınmış sinema eleştirmeni, televizyon gazetecisi, doçent Nadir Badalov. Nadir Bey, aslında bu alanda hiçbir zorluk yaşamadığımızı, milli geleneklerimizin sinemaya rahatlıkla girdiğini söylüyor: Bu süreç daha çok Bakü ile ilgiliydi. Çünkü Bakü Rusya'nın en büyük sanayi şehirlerinden biriydi. Burada fotoğrafçılar, kamera kullanmayı bilenler çalışıyordu. Çoğunlukla Azeri değildiler. Bazen haftada bir film çekildiği bile oluyordu. Bu filmlerin birçoğu doğası gereği daha etnografikti. Bu nedenle ulusal geleneklere de yer verildi. Çünkü modernleşme burada karakteristikti. Yerel çevre, sanatın modernleşmesi açısından da etnografik bir karaktere sahiptir. Bunlar gerçek hayattan sahneler olarak filme alındı. Mesela 1917 yılında çekilen Arşın Mal Alan filmini gösterebiliriz. Filmin yapımcısının Üzeyir Hacıbeyov olduğu söyleniyor. Ne yazık ki bugün o film elimizde yok Daha sonraki yıllarda bazı filmler geleneklerimizi çarpık bir şekilde göstermeye başladı. Örneğin "Bismillah" filminde bazı dini geleneklerin eleştirel bir şekilde cehalet belirtisi olarak sunulduğunu görebiliriz. Kişisel olarak buna hiç katılmıyorum. Son zamanlarda film hakkında olumlu eleştiriler duyuyoruz ama pişmanım. Çünkü o film geleneklerimize, dünya görüşümüze doğrudan bir hakarettir. O filmde yönetmenliğini büyük oyuncumuz Abbas Mirza Şerifzade üstleniyordu. Elbette dönemin gerekleri gereği kendisine verilen görevi yerine getirip bu filmi çekmesi gerekiyordu ancak daha sonra bu filmi tüm varlığıyla reddetti Daha sonraki dönemlerde milli geleneklerimiz sinemalarımızda gösterilmeye başlandı. Sovyet döneminde içerik olarak sosyalist ilkeyi, biçim olarak da milli prensibi kullanarak son derece ilginç filmler yapmaya başladılar. Bunlardan biri de oldukça ilgi çekici ve kaliteli bir eser olan "Arşin Mal Alan" filmiydi. Özellikle son sahnesi yani düğün sahnesi bugün bile hayranlık uyandırıyor. Örneğin bu sahneyi izlerken ekranı herhangi bir yere tutarsanız sanatçının eliyle yapılmış bir resim göreceksiniz. Her kare muhteşem bir tablo Milli motiflerin çok iyi yansıtıldığı "Fatali Han" filminden bahsedebiliriz Bu konuda özellikle değinilmesi gereken filmlerden biri de "Olsun, olsun"dur. Hüseyin Seyidzadeh'in 1956 yılında çektiği bu film, halen etrafında tartışmalara neden olmakta ve her seferinde büyük bir ilgiyle izlenmektedir. Bu filmde halkımızın nişan ve düğün adetleri en güzel şekilde yansıtılmıştır. Bazı anlar hicivli bir şekilde sunulsa da düğün sahnesinin tasviri oldukça muhteşem. Gelin getirme, erkek evi ve kız evi ahalisinin düğüne katılması, odanın süslenmesi gibi geleneklerimiz o kadar güzel sunulur ki insanı hayrete düşürür "Bırak olsun, olsun" filminden bahsetmişken, düğün sahnesinde süslü khoncha'nın resmi var. Bazı film eleştirmenleri bu khonça ve içinde yanan mumlardan yola çıkarak bunun Nevruz bayramına ve Nevruz geleneklerine gönderme olduğunu iddia ediyor. Hatta bu filmi Nevruz bayramının sinemaya ilk yansıması olarak gösteriyorlar. Düşünceniz ilginç, bu khoncha motifi gerçekten Nevruz geleneğinden mi geldi, yoksa sadece bir düğün geleneği miydi? Hayır, bunun bir düğün geleneği olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Çünkü benim yaşımda böyle düğünler yapardın Dekorasyonu ve mumların yakılmasını gördüm. Nevruz'la ilgili bir şey yok. Asıl mesele gerçek düğün geleneklerimizin yansıtılmasıydı. Orada mum yakmak, gelinin başına şeker yağdırmak, kafatasına şeker getirmek en güzel düğün adetlerimizdendir Peki Nevruz gelenekleri sinemamıza ne zaman ve hangi filmle girdi? Nevruz'un er ya da geç Azerbaycan filmine ayaklarını açması gerekiyordu ve yaptı da. Bu "Yedi oğul istiyorum" filmiyle oldu. Merhum sanatçılar Yusif Samadoğlu ve Tofig Tagizadeh'in ortak çalışması olan bu film, olağanüstü bir sanat eseridir. Bu filmde Nevruz kutlaması bir sahnede gösterilse de filmin tamamı başından sonuna kadar Nevruz'u konu alır. Ostrovsky'nin "The Snow Maiden" adlı bir eseri var. Oyunda Snow Maiden yılbaşına gelir ama burada bir oğlana aşık olur. Yılbaşı tatili bitmesine rağmen Snow Maiden aşkından dolayı gitmiyor. Zamanı geldi, yaz geliyor, havalar ısınıyor ve Snow Maiden eriyip yok oluyor, aşkının kurbanı oluyor. Humay da bu filmde mağdur oldu. Nevruz uyanıyor, yeni bir hayat. Yeni hayat aynı zamanda fedakarlık gerektirir. Filmin sonuna dikkat ederseniz yedi oğul ata binerken arkalarından su atılıyor. Su hayattır, hayatın devamıdır. Bu hayat için bir fedakarlık gerekiyordu. O kurban Humay'dı. Samad Vurgun, Komsomol Şiiri'nde Nevruz ruhunu eserin tamamında yaşatmıştır. Eser, yeni yaşamı kendisiyle yücelten Nevruz'u konu alıyordu. Yusif Samadoğlu bu eserinden yola çıkarak yazdığı senaryoda bunu büyük bir ustalıkla yansıtmayı başarmıştır Ayrıca "Deli Kur" filminden de bahsedebiliriz. İsmayıl Şikhli'nin aynı isimli romanından uyarlanan Hüseyin Seyidzadeh'in yönettiği bu film de ağırlıklı olarak Nevruz'u konu alıyor. Kur ne zaman delirir? Bahar geldi, sular yükseldi. İlkbaharda Kura gibi kan kaynar, herkes delirir. Cihandar Ağa cinnet halindedir, başkasının karısını kaçırır. Evet olmazdı, günahtı, zinaydı. Ama görünen o ki bahar dünyanın çılgın çağı. Öte yandan Cihandar Ağa gibi müthiş bir adamın kızı, sevdiği kişiye bir mektup gönderir ve bir buket bırakır. Jahandar Ağa'nın kız kardeşi farklı bir şekilde delidir. Yani duyguların uyanışıydı, kanın sıcak çağıydı. Divanizm sürüyordu Filmde olaylar ilerledikçe arkasından yeniliğin, yani aydınlanmanın geldiğini görüyorsunuz. Dünya bu çılgınlıkla yenilenmek üzere. Nevruz'da da böyle oluyor Nevruz gelenekleri birçok filmimize zaman zaman ilginç bir şekilde yansımıştır. Ama bana öyle geliyor ki bu iki filmdeki Nevruz felsefesi başka hiçbir filmde yok Nadir Bey, Sovyet döneminde yaptığımız filmlerden bahsetmiştik. Öyle ya da böyle ulusal geleneklerimizin yansıtıldığı filmler. Peki sizce bu filmleri birleştiren temel nüans neydi? Sinema adı verilen yeni bir sanat dalı Bakü'ye girdi. O Bakü, o zamanlar İçerişeher ve birbirinden oldukça uzak olan 32 köyden oluşuyordu. Burada çok sayıda iskele vardı. Ortada Hazar Denizi vardı. Bakü bir rüzgarlar şehriydi. Bu nedenle evler rüzgardan korunmak için içeriye doğru yapılmıştır. Diğer birçok ulusun temsilcileri de burada yaşıyordu. Köylerde köyler, şehirlerde milletler oluşur. Sinema Bakü'deydi ve o milletin, o milliyetin yaratılmasına hizmet ediyordu. Bu filmleri birleştiren unsurlardan biri de millileştirme ve medeniyetleşme tarzıydı. Sonuçta geleneklerimizin yanı sıra modernleşme sorununun da sunulduğu filmlerimiz var. Bu filmlerin ortak yanı modernleşme ve milliyetçiliğin bu çizgide yankılanmasıydı. Milli geleneklere odaklanırsak, bunlar demode kalır ve ilerleyemeyiz. Eğer modernleşmeyi seçersek, örf ve adetlerimizden vazgeçersek, milli kimliğimize yabancılaşmış, kökü ve kaynağı olmayan bir halk haline geliriz. Bu ikisi birbirini tamamladığında millet olur


