Kuralsızlaşan NATO, küresel barışı ve istikrarı tehdit ediyor
ABD'nin yönlendirmesiyle savunma paktı kimliğinden çıkarak "kriz yönetimi" adı altında küresel bir müdahale gücüne dönüşen NATO, yeni 3.0 vizyonuyla uluslararası hukuku askıya alıyor. Geçmişte ittifak bünyesinde kritik görevler üstlenen NATO eski görevlisi Haldun Solmaztürk, örgütün geçirdiği yapısa

ABD'nin yönlendirmesiyle savunma paktı kimliğinden çıkarak "kriz yönetimi" adı altında küresel bir müdahale gücüne dönüşen NATO, yeni 3.0 vizyonuyla uluslararası hukuku askıya alıyor. Geçmişte ittifak bünyesinde kritik görevler üstlenen NATO eski görevlisi Haldun Solmaztürk, örgütün geçirdiği yapısal dönüşümü, BM Şartı'nın nasıl baypas edildiğini ve Türkiye'nin masadaki veto gücünü kullanmamasının doğuracağı ağır sonuçları analiz ediyor Dünya Medeniyetleri Girişimi Araştırma Merkezi (DÜNYAMER) tarafından 26-27 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Dünyada Güvenlik ve NATO Konferansı”nda, Soğuk Savaş'tan günümüze İttifak'ın geçirdiği kavramsal ve pratik evrim masaya yatırıldı. 27 Haziran günü konferansın 3. oturumuna konuşmacı olarak katılan NATO eski görevlisi Emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk; 1949'daki kuruluş felsefesini büyük ölçüde yitiren, özellikle 11 Eylül sonrası ABD'nin tek taraflı güvenlik politikalarının bir enstrümanı haline gelen NATO'nun mevcut tablosunu değerlendirdi. Kapsamlı silah kontrolü ve güven inşası dönemlerinden, kuralsızlığın ve istişaresizliğin hakim olduğu "NATO 3.0" vizyonuna geçişin anatomisini çıkaran Solmaztürk, yaklaşan tehlikelere karşı Ankara'nın diplomatik reflekslerinin ve veto kartının hayati önem taşıdığını vurguladı NATO'nun 1949 yılında 12 üye ile Sovyetler Birliği'ne karşı bir denge unsuru olarak kurulduğunu hatırlatan Solmaztürk, sürece ilişkin şu bilgileri aktardı: "Türkiye'nin başlangıçtaki üyelik talebi reddedilmiş olsa da, Kore Savaşı'ndaki askeri varlığımızın ardından 1952'de Yunanistan ile birlikte İttifak'a kabul edildik. Zaman içinde üye sayısı 32'ye ulaştı. Ancak 1989 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecine girmesi ve Almanya'nın birleşmesini kabul etmesiyle, NATO'nun birincil varoluş amacı fiilen ortadan kalktı." 1990'lı yılların Avrasya bölgesinde tarihi gelişmelere sahne olduğunu ve bu dönemi "güven inşası ve silahların kontrolü" süreci olarak adlandırdıklarını söyleyen Solmaztürk, "Viyana Belgesi ve Avrupa'da Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler (AKK/CFE) Antlaşması gibi adımlar atıldı. Açık Semalar Antlaşması sayesinde örneğin Türk, Rus, Amerikan ve Alman askeri personeli aynı uçağa binip Rusya veya Avrupa hava sahasında karşılıklı denetim uçuşları yapabiliyordu. Şeffaflık o kadar üst düzeydeydi ki, Ankara'dan İstanbul'a tek bir tank bile sevk edilse bu raporlanıyor, karşılıklı tatbikatlar ve askeri denetimler eksiksiz yürütülüyordu. Maalesef bugün uluslararası ilişkilerde bu 'güven inşası' terminolojisi silindi ve tamamen rafa kaldırıldı. Silahlanmak ve çatışmak, ülkelerin elindeki tek dış politika aracı olamaz; bu yaklaşım kesinlikle akılcı değildir" ifadelerini kullandı 1989'a kadar NATO içerisinde çok net bir coğrafi sınır tabusu olduğunu, İttifak'ın savunma şemsiyesinin yalnızca kendi bölgesini kapsadığını belirten Solmaztürk, sınırların aşılmasını şu sözlerle değerlendirdi: "Ancak Soğuk Savaş sonrası ABD'nin inisiyatifiyle bu sınırlar tartışmaya açıldı ve 'kriz yönetimi' adı altında yeni bir kavramsallaştırma icat edildi. Bu kavram tam anlamıyla bir tuzaktı. Aniden o 'bölge dışı' tabusu çöpe atıldı ve Balkanlar'dan başlayarak dünyanın herhangi bir yerine müdahale edebilmenin mazereti haline getirildi." Daha da vahim olanın hukuki dayanakların çiğnenmesi olduğunu ifade eden Solmaztürk, "NATO'nun temelini oluşturan 1949 Washington Anlaşması, meşruiyetini doğrudan Birleşmiş Milletler Şartı'nın meşru müdafaayı düzenleyen 51. Maddesi'nden alır. Bu maddeye göre, NATO herhangi bir silahlı operasyona girişecekse, bunu derhal BM Güvenlik Konseyi'ne raporlamak zorundadır. BM'nin yetkilendirmesi veya yönergesi olmadan atılan her askeri adım yasadışıdır. Ancak ABD, özellikle 2000'lerin başında Irak ve Kosova müdahalelerinde bu kuralı bilerek ve isteyerek ihlal etti. Kendi ulusal güvenlik kararlarını BM'nin onayına bağlamak istemediler" dedi İnsanların genellikle 5. Madde'ye odaklandığını ancak NATO Anlaşması'nın 4. Maddesi'nin çok daha kritik olduğunu çünkü bu maddenin müttefikler arası "istişare" kültürünü zorunlu kıldığını vurgulayan Solmaztürk, Afganistan örneğine değinerek şunları aktardı: "11 Eylül'den sonra ABD aniden 5. Madde'yi devreye soktu ve tüm müttefikler destek açıkladı. Bu durum Afganistan'dan Libya'ya kadar uzanan müdahaleler zincirinin önünü açtı. Ancak Afganistan örneği, ABD'nin İttifak'ı nasıl araçsallaştırdığının en net kanıtıdır. 20 yıl boyunca tüm NATO üyeleri Amerika'nın politikalarını destekledi ve sahada varlık gösterdi. Fakat ABD yönetimi Taliban ile barış yapıp sahadan çekilmeye karar verdiğinde, bunu müttefikleriyle hiçbir şekilde istişare etmedi. İkili bir anlaşma imzalayıp aniden çekildiler ve diğer tüm NATO ülkeleri de bu emrivaki karşısında mecburen çekilmek zorunda kaldı. ABD, müttefikleri kendisini desteklerken son derece memnundur; ancak diğer ülkeler müdahalelerde gönülsüz davrandığında derhal rahatsızlığını dile getirmektedir." Yeni dönemi ve karşı karşıya kalınan tehlikeleri de değerlendiren Solmaztürk, Eski ABD Başkanı Donald Trump dönemine atıfta bulunarak, "NATO Genel Merkezi'nin açılış törenini hatırlayalım; 1.5 milyar dolara mal olan devasa bir kompleksten bahsediyoruz. O törende Eski ABD Başkanı Donald Trump, önceden hazırlanmış konuşma metninde bulunmasına rağmen, 5. Madde taahhüdüne ilişkin bölümü bilerek okumadı ve bu güvenceden açıkça kaçındı. Hatta müttefikleri 'korkak' olmakla ve NATO'yu 'kağıttan kaplan' olmakla suçladı" diye konuştu Şu an ABD yönetiminin tanımladığı "NATO 3.0" vizyonunun son derece tehlikeli olduğunu söyleyen Solmaztürk, sözlerini şöyle sürdürdü: "Gerçek askeri müdahale yeteneklerine sahip, kuralları ve ahlaki çerçevesi olmayan, istişare mekanizmasını dışlayan ve tamamen ABD'nin dümeninde hareket eden dizginsiz bir organizasyon tasarlanıyor. Eğer bu vizyon tam anlamıyla hayata geçerse, ne Avrasya bölgesinde ne de Kuzey Atlantik'te barış ve istikrar için herhangi bir umut kalmayacaktır." NATO'nun üyelerinden bağımsız, kendi başına hareket eden üst düzey bir kurum olmadığını ve her kararın oybirliğiyle alınması gerektiğini hatırlatan Solmaztürk, Türkiye'nin sorumluluklarına değinerek sözlerini şöyle tamamladı: "Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin ve Türk Silahlı Kuvvetleri temsilcilerinin açık onayı olmadan NATO resmi olarak hiçbir adım atamaz. Bu tüm ülkeler için geçerli olan temel bir kuraldır. Eğer ABD'ye, NATO şemsiyesi altında dilediği gibi hareket edebileceği bir 'açık çek' verilirse, bu sadece Washington'un suçu olmaz; itiraz hakkını kullanmayan bizlerin de suçu olur. Tek yapmamız gereken elimizi kaldırıp 'Buna katılmıyoruz' demektir. Bu söylendiği an bütün mekanizma durur. Masada Türkiye bayrağının ardında oturan temsilcimizin, ulusal çıkarlarımıza veya bölgesel barışa aykırı bir durumda net bir şekilde masaya yumruğunu vurabilmesi gerekir. Ne yazık ki mevcut işleyişte NATO yetkilileri müttefikler adına pervasızca destek açıklamaları yaparken, üye ülkeler bunu sorgulamıyor bile. Türkiye bir NATO üyesi olarak kalmaya devam edecekse, Ankara'daki karar alıcıların bu gidişata dur demesi ve masadaki veto gücünü uluslararası istikrar lehine, kararlılıkla kullanması şarttır."


