Tenqri
Ana Sayfa
Dünya

Doğan Bekin: NATO ittifak değil, sorunun kendisi

Dünya Medeniyetleri Girişimi Araştırma Merkezi (DÜNYAMER) 26-27 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da “Dünyada Güvenlik ve NATO Konferansı”nı düzenledi. 27 Haziran günü konferansın 3.oturumuna konuşmacı olarak katılan Yeniden Refah Partisi İstanbul Milletvekili Doğan Bekin konuşmasında şu noktalara değ

0 görüntülemeulusal.com.tr
Doğan Bekin: NATO ittifak değil, sorunun kendisi
Paylaş:

Dünya Medeniyetleri Girişimi Araştırma Merkezi (DÜNYAMER) 26-27 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da “Dünyada Güvenlik ve NATO Konferansı”nı düzenledi. 27 Haziran günü konferansın 3.oturumuna konuşmacı olarak katılan Yeniden Refah Partisi İstanbul Milletvekili Doğan Bekin konuşmasında şu noktalara değindi. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından şekillenen iki kutuplu dünya düzeninde, Türkiye'nin güvenlik arayışıyla başlayan NATO üyeliği, yarım asrı aşan bir süredir siyasi ve askeri bağımsızlık tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Günümüzde derinleşen küresel krizler, ABD'nin bölgedeki tek taraflı müdahaleleri ve İsrail'in saldırgan politikaları, Ankara-Washington hattındaki yapısal çatlakları yeniden gün yüzüne çıkardı Türkiye'nin NATO'ya giriş sürecini ve bu dönemde yaşananları detaylandıran Yeniden Refah Partisi İstanbul Milletvekili Doğan Bekin, süreci şu sözlerle değerlendirdi: "Ülkemizin NATO'ya üye olurken ağır bir bedel ödediği gerçeğiyle yüzleşmeliyiz. Türkiye, NATO'nun kurulmasının hemen ardından üyelik için başvurmuş ancak 1952 yılına, yani Kore Savaşı'na kadar yaptığı üç başvuru da reddedilmiştir. Türkiye'nin İttifak'a kabul edilebilmesi için mutlak suretle rüştünü ispat etmesi gerektiği, Batı'nın tavırlarıyla açıkça ortaya konuluyordu. İşte bu noktada Türkiye, Kore Savaşı'nı tarihi bir fırsat olarak görmüş ve 26 Temmuz 1950 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla ABD'den sonra Kore'ye asker gönderen ikinci ülke olmuştur." Bekin, kamuoyunun bu sürece nasıl yönlendirildiğini ise şu ifadelerle aktardı: "Bu çerçevede 4.500 mevcutlu silahlı bir Türk Savaş Birliği'ni Birleşmiş Milletler emrine tahsis ettik. İlginçtir ki, bu kararın alındığı gün Ankara'da temaslarda bulunan ABD Senatörü Cain, asker göndermemizin dünyadaki prestijimizi artıracağını belirterek "ABD kendine yardım edenlere yardım edecektir" ve "Kore Savaşı Amerikan değil, Birleşmiş Milletler savaşıdır" şeklinde manipülatif ifadeler kullanmıştı. O dönemde kamuoyunu NATO'ya ve Kore Savaşı'na hazırlamak amacıyla suni gündemler yaratıldı. Marmara Denizi'nde yabancı bir denizaltı görüldüğü veya Çekmece açıklarında vurulan bir martının ayağında Moskova menşeli bir bilezik bulunduğu gibi asılsız haberler manşetleri süsledi. Çünkü Türkiye kamuoyu, başlarda NATO'ya ve Kore'ye asker göndermeye taraftar değildi; bu algı operasyonlarıyla toplum zihinsel olarak şekillendirildi. Nihayetinde, sahip olduğumuz güçlü jeopolitik konum ve askerimizin sahadaki varlığı dikkate alınarak NATO'ya kabul edildik. Ancak o gün bugündür Türkiye, ne yazık ki kendi milli savunma sanayisini tam anlamıyla bağımsızlaştıramadığı gibi, uzun yıllar ABD'nin stratejik boyunduruğu altına girmiş oldu." NATO ile kurulan asimetrik ilişkiye ve yaşanan krizlere değinen Bekin, "Türkiye'ye yönelik Marshall Yardımları bu sürecin ekonomik altyapısını oluşturur. ABD, savaş yorgunu Avrupa ülkelerine devasa yardımlar aktarırken, Türkiye'ye yapılan yardımlar adeta devede kulak kalmıştı ve bu durum toplumda tepkiye yol açıyordu. Marshall Yardımları ile zemin hazırlandıktan sonra Türkiye NATO bünyesine entegre edildi. Ancak NATO, güvenlik açısından çözümün bir parçası olmaktan ziyade, günümüze kadar uzanan süreçte adeta sorunun ta kendisi haline getirilmiştir. Bunu, Batı çıkarlarını korumak adına Türkiye'ye dayatılan teslimiyetçi ve sinsi bir planın parçası olarak okumak gerekir." diye konuştu Bu çarpık müttefikliğe 1962 Küba Füze Krizi'ni örnek gösteren Bekin, dönemin perde arkasını şu sözlerle söyledi: "Bunun en çarpıcı örneği 1962 Küba Füze Krizi'dir. 27 Mayıs darbesinden sonra İzmir'e yerleştirilen Jüpiter füzeleri, Türkiye tamamen devre dışı bırakılarak ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki pazarlıklar neticesinde sökülüp götürülmüştür. Aslında bu füzelerin yerleştirilmesi kararı, Demokrat Parti'nin son dönemlerinde Dışişleri Bakanı aracılığıyla yapılan gizli görüşmelerde alınmıştı. Amerikan arşivlerinde de sabit olduğu üzere, her iki taraf bu anlaşmayı kendi kamuoylarından gizleme konusunda mutabık kalmıştı. Demokrat Parti, ABD'den beklediği desteği göremeyip Sovyetler'e yönelmeye başlayınca 27 Mayıs darbesi gerçekleşti. Darbeden sonra bu füzeler İzmir'e konuşlandırıldı, ancak kriz patlak verdiğinde Türkiye'nin hiçbir iradesi hesaba katılmadan füzeler çekildi. Bu olay, ittifak ilişkisindeki çarpıklığın tarihi bir vesikasıdır." Geçmişte yaşanan irade gaspının bugün Malatya'daki üs ile devam ettiğine vurgu yapan Bekin, iddiaları doğrulayarak, "Şu anda Malatya Kürecik'te bulunan radar sistemi, temelde ABD ve İsrail'in çıkarlarına hizmet etmek amacıyla kurulmuştur. Obama yönetimi döneminde hükümetimiz üzerinde büyük baskılar oluşturuldu. Obama bizzat, Türkiye'nin beklenen bazı adımları atmakta yavaş davrandığını ve bunları mutlak suretle yerine getirmesi gerektiğini dikte etti. Ardından ani bir kararla Kürecik konusunda anlaşıldı ve imzalar İtalya'da atıldı. Dönemin Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül, "Radar sistemi ABD tarafından kurulsa da kontrol bizde olacaktır" şeklinde bir açıklama yapmıştı. Ancak son Körfez krizinde ve bölgesel gelişmelerde gördük ki, bu sistemin Türkiye'nin çıkarlarıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur; yegâne amacı İsrail'in güvenliğini sağlamaktır. Bu sistemin bir ayağının Katar'da, diğerinin ise İsrail'de olduğunu unutmamalıyız." ifadelerini kullandı İttifakın varlık sebebini ve NATO içerisindeki yapısal sorunları da masaya yatıran Milletvekili Bekin, sözlerini şöyle sürdürdü: "Türkiye her ne kadar NATO üyesi olsa da, ABD ile arasındaki tarihi ve yapısal sorunlar göz ardı edilemez. Johnson Mektubu, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası uygulanan silah ambargosu, S-400 ve F-35 krizleri bize ABD'nin Türkiye'ye hiçbir zaman pozitif bir ayrımcılık yapmadığını göstermektedir. Öte yandan, bilhassa Trump'ın çok taraflı iş birliklerini reddedip tek taraflı girişimleri dayatması, NATO'nun varlık nedenini tartışılır hale getirmiştir. Sayın Doğu Perinçek'in çok yerinde bir betimlemesiyle, NATO'nun Ankara'da yapılan toplantısı adeta bir cenaze törenine dönüşmüştür. ABD, 40 trilyon dolarlık devasa bir borç batağındayken Avrupa'nın savunma yükünü artık taşımak istemiyor. NATO'nun başını çeken ABD, tek kutuplu dünyanın jandarması olma vehmiyle ülkeleri işgal ediyor, darbeleri kışkırtıyor ve kendine bağlı rejimler kurmak için kaos yaratıyor. Bu müdahaleler, bilhassa bölgemizde diktatörlüklerin doğmasına ve küresel terör örgütlerinin palazlanmasına zemin hazırlamıştır." Emperyalizmin bölgemizde yürüttüğü "Böl ve Yönet" politikalarına dikkat çeken Bekin, "Bu son derece kritik bir noktadır. ABD ve Batı emperyalizmi, "Böl ve Yönet" (Divide and Rule) stratejisini tarih boyunca kusursuzca işletmiştir. Bunun en bariz örneği Hindistan alt kıtasıdır. Büyük Britanya oraya hâkim olana kadar Hindular ve Müslümanlar yüzyıllarca barış içinde yaşıyordu. Ancak İngilizler, Ganj Nehri'ni sınır kabul ederek toplumu böldüler. Nehrin batısı Pakistan, doğusu ise Bangladeş olarak kurgulandı ve bu birliktelik 1970'lerden sonra tamamen koptu. Neden Ganj Nehri seçildi? Çünkü Ganj, Hindular için kutsaldır. Bu ayrıştırma planı çok ince ve stratejik olarak dizayn edilmişti." sözleriyle durumu özetledi Türkiye'nin bu kavramsal mühendislikten aldığı hasarı ise şu cümlelerle değerlendirdi: "Aynı mühendislik bugün bizim coğrafyamızda uygulanıyor. Tarihsel olarak "Orta Doğu" diye bir mefhum yoktur; Avrupalılar ve Amerikalılar bizi "Yakın Doğu" olarak tanımlardı. Yakın Doğu, Fas'tan Endonezya ve Bangladeş'e kadar uzanan, ortak Müslüman kimliğini barındıran geniş spektrumlu bir havzayı ifade ediyordu. Önce "Orta Doğu" isimlendirmesiyle bizleri daha dar bir coğrafyaya hapsettiler, ardından bu bölgedeki insanları birbirlerine ve Yakın Doğu'nun geri kalanına yabancılaştırdılar. Bu yapay adlandırma üzerinden yürütülen müdahaleci ABD politikalarından en çok zarar gören ülkelerin başında şüphesiz Türkiye gelmektedir. Hatta Türkiye'de demokrasinin ve bağımsız politikaların gelişmesinin önündeki en büyük engelin ABD'nin öncü rolü olduğunu söylemek abartı olmaz. ABD'nin "Pax Americana" vizyonu doğrultusunda NATO, barış ve istikrar ideallerinden tamamen kopmuş, Amerikan yayılmacılığının bir aracına dönüşmüştür." Bölgedeki sınırların yeniden çizilmesi karşısında Ankara'nın atması gereken adımları belirten Bekin, "Tarih bir şablon değildir; geçmişteki hatalardan ders çıkarıp geleceği inşa etmemiz için önümüze parametreler koyan bir kılavuzdur. Türkiye'nin Irak, Libya, Gazze, Batı Şeria, Lübnan, Suriye ve son olarak İran'da yaşananlardan dersler çıkararak milli güvenlik stratejisinde radikal yeni adımlar atması artık kaçınılmazdır. ABD'nin yalnızca İsrail'in güvenliğini ve bölgedeki enerji kaynaklarını önceleyen bencil politikalarını görmezden gelemeyiz. Egemen bir ülke olan Venezuela'ya yapılan fütursuz müdahaleler ortadayken, ABD'nin Türkiye'nin çıkarlarını koruyacağını düşünmek aşırı saflık olur. Hükümetin bu aşamada tavizkâr bir tutumla ilişkileri düzeltmeye çalışması, 1930'ların Münih Anlaşması'ndaki "kötüyle uzlaşma" mantalitesinin yeniden tezahürüdür ve sonuçları felaket olur." uyarılarını yaptı Milletvekili Doğan Bekin, emperyalizmin sinsi hedeflerini deşifre ederek sözlerini şu çarpıcı ifadelerle tamamladı: "Müttefiklik hukuku yerle yeksan edilmiştir. Türkiye, NATO'nun da güney sınırlarını teşkil eden kendi sınırlarını korumak için bedelini ödeyerek Patriot füzeleri talep etmiş, ancak bu talep geri çevrilmiştir. Savunma sanayimize yönelik kısıtlamalar, İttifak ruhuyla bağdaşmayan düşmanca adımlardır. Sözlerimi sonlandırırken çok büyük bir tehlikeye dikkat çekmek istiyorum: 1982 yılından itibaren ABD ve İsrail öncülüğünde kurgulanan ve ne yazık ki pek az kişinin tam anlamıyla farkında olduğu sinsi projeler işlemektedir. Bunlardan biri, dönemin ABD yetkililerince şekillendirilen Büyük Ortadoğu Projesi'dir (BOP). Arap Baharı olarak sunulan ve Tunus'tan başlayan yıkım dalgası, bu projenin bir aparatıdır. Keza 1982'de Ariel Şaron'un danışmanı Oded Yinon tarafından hazırlanan plan, bölge ülkelerini etnik ve mezhepsel temelde parçalamayı hedeflemektedir. Libya'dan başlandı, Suriye ve Irak yıkıma uğratıldı, İran'a müdahale ediliyor. Kimse kendini kandırmasın; sıradaki hedef Türkiye'dir. Emperyalist akıl bu projelerden asla geri adım atmaz, sadece zamana yayarak uygular. Bu büyük kuşatmaya karşı siyasi parti ayrımı gözetmeksizin milletçe sağduyulu olmalı, temkinli hareket etmeli ve tam bağımsız bir savunma refleksini derhal hayata geçirmeliyiz."

Diğer Haberler

Doğan Bekin: NATO ittifak değil, sorunun kendisi | Tenqri