Tenqri
Ana Sayfa
Dünya

Deniz Düzgün yazdı: Kadının İnsan Hakları; eleştiriler ve 8 Mart - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber

8 Mart Kadın hakları günü çerçevesinde birçok söylem, organizasyona şahitlik ediyoruz Aslında kimi zaman bu günlerin öneminden ziyade içselleştirmeden anılan süslü cümleleri de şahitlik ettiğimiz oluyor Kadın haklarını konuşurken her zaman “neden sadece kadınların haklarını konuşuyoruz, erkekler

4 gün önce0 görüntülemehavadiskibris.com
Deniz Düzgün yazdı: Kadının İnsan Hakları; eleştiriler ve 8 Mart - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Paylaş:

8 Mart Kadın hakları günü çerçevesinde birçok söylem, organizasyona şahitlik ediyoruz Aslında kimi zaman bu günlerin öneminden ziyade içselleştirmeden anılan süslü cümleleri de şahitlik ettiğimiz oluyor Kadın haklarını konuşurken her zaman “neden sadece kadınların haklarını konuşuyoruz, erkeklerin hakları yok mu?” gibi soruları da duymuyor değiliz. Kadının insan hakları, kadının beyanının esas alınması gerektiği ilkesi, siyasette kadın kotası ve daha buna benzer birçok şeyin aslında içselleştirilmeden kullanıldığı veya eleştirildiğini deneyimliyoruz. Bir şekilde bir kısır döngünün içindeymiş hissi yaratan eleştiriler ve kadının var olduğunu ve kadınların haklarının önemini gerçekten ne kadar uygulayabiliyoruz sorusu bu alanda çalışan herkesin aklını kurcalayan önemli sorunların başında geliyor. Peki koskoca dünya ve Kıbrıs’ın Kuzey’inde minicik bir adada yaşarken neden bunları konuşmaya, tartışmaya ihtiyacımız var? İnsan hakları insanların sadece “insan” oldukları için doğumlarından itibaren sahip oldukları devredilemez,vazgeçilemez ve evrensel haklardır. Hak kavramına baktığımız zaman ise bir kimsenin sahip olduğu yasal hak, diğer bireyler için bu hakka riayet etme yükümlülüğü doğururken; bu hakka saygı beklentisinin ise ancak hukuki bir güvenceyle korunması durumunda bir karşılığı olabilir. Bir hakkın hukuk önünde tanınmış olması da yeterli olmayıp o hakkın güvence altına alınması da gerekmektedir. Dolayısylabu hak herkese doğumundan itibaren sunulmuş olsa da güvence altına alınması şarttır Peki neden “kadının insan hakları”? Kadın hakları; kadınların sosyoekonomik, siyasi ve yasal alanlarda erkeklerle tam bir eşitlik içinde sahip olduğu hakların bütünüdür. “Kadın insan mıdır?” tartışmaları çok eskiye dayanmakta olup 16. Yüzyılda kadının haklarının ayrıca tartışılması gerektiğinin başlangıcıdır. Yani kadının varlığının ve haklarının tartışılması 16. yüzyıla dayanmaktadır. İnsan haklarından bahsederken kadın haklarını da ayrıca ele almak gerekmektedir çünkü bunun geçmişi ve bu hak mücadelesi aslında çok eskiye dayanmaktadır. Kadın haklarını savunurken aslında insan haklarını daha somut ve gerçek bir zemine oturtma hedefiyle insan hakları kavramı, kadın haklarıyla tamamlanmadığı sürece hep bir tarafı eksik kalacaktır. Kadın haklarını genel insan haklarından ayrı düşünmek aslında hatalıdır; çünkü kadınların mücadelesi ayrıcalık değil, her insanın doğuştan sahip olduğu temel hakların eşit kullanımıdır. Bu haklar sadece kadınları değil, tüm toplumu kapsadığı için bu kavramı ‘kadının insan hakları’ olarak tanımlamak çok daha doğru bir bütünlük sağlar. Zira hukukun üstünlüğünün ve demokrasinin zayıf olduğu, şiddetin ve ayrımcılığın hüküm sürdüğü bir düzende, kadının insan haklarını korumak da mümkün olmayacaktır Neden “kadının beyanı esas alınmalıdır?” Günümüzde kadın ve erkek arasında bir eşitsizliğin varlığı artık tartışmaya kapalı bir gerçek. Bu toplumsal cinsiyet adaletsizliğinin yol açtığı kadına yönelik şiddet türleri içinde en ağır ve yaygın olanlardan biri ise ne yazık ki cinsel şiddettir. Kadınların yürüttüğü eşitlik mücadelesi, cinsiyetler arası ilişkilerin her boyutunu sorgulamamızı sağlayarak ‘doğal’ görünen pek çok durumun aslında şiddet ve baskı içerdiğini gözler önüne serdi. Bu büyük yüzleşme sadece politik bir söylemle sınırlı kalmayıp hukuka da yön verdi; böylece şiddetin türleri, cinsel saldırı ve taciz gibi eylemler ceza yasalarında suç olarak tanımlanarak yasal yaptırımlara bağlandı. Her ne kadar hukuken tanımlanmış ve yasada yer bulmuş dahi olsa mağdurun kendini ifade edebilme alanı çok fazla yok. Cinsel suçlara ilişkin cezasızlığın kadınların yaşadıkları kâbusun içinde daha da büyük kabusa dönüşebiliyor. Cinsel şiddet vakalarında faillerin cezasız kalmasının temelinde, toplumdaki cinsiyetçi ön yargılar yatıyor. Mağdurlar, ‘kendi hataları olduğu’ yönündeki toplumsal baskı ve suçlayıcı kalıp yargılar yüzünden kendilerini ifade etmekte zorlanıyor ve şikayetçi olmaktan çekiniyorlar. Özellikle cinsel taciz suçlarında fiziksel bir bulgu, tanık veya delil yok denecek kadar az olabiliyor ve ispatlaması gerçekten zorlaşıyor. Aslında bu gibi sorunlar dünyada yaşanan sorunlar. Kadınların dünyanın neresinde olursa olsun özellikle cinsel suçlarla ilgili herhangi bir şikayetinde birçok sorunla boğuşmak ve suçu ispatlamak için mağduriyetlerini tekrar tekrar yaşamak zorunda bırakılıyor. Ya yetersiz delil bahanesiyle suçun cezasız kalmasını sineye çekecekler ya da haklarını ararken hayatlarının en ince ayrıntısına kadar ayrımcı bir yargı süzgecinden geçirilmesine razı olacaklar. Özetle kadının beyanın esas alınması kısaca anlatılan senaryolarda büyük önem arz ediyor. 6284 Sayılı Kanun Madde (Tedbir Kararı): “Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz. Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir.” demesine rağmen ve CEDAW- İstanbul Sözleşmesi gibi Sözleşmelerde düzenlemeler olmasına rağmen hala kadınların özellikle cinsel suçların soruşturma aşamasında ciddi sıkıntılar yaşadığını görmekteyiz. Özellikle son on yıldır cinsel suçlar ve cezasızlık üzerine yapılan her konuşmanın ana gündemi haline gelen bu ilke, çok sık telaffuz edilmesine rağmen herkes tarafından farklı bir anlam yüklenerek yorumlanıyor. Süreci bütünüyle takip edenler; bu talebin içeriğinin ne kadar farklı doldurulduğunu ve kapsamının ne denli çeşitli algılandığını açıkça görebilecektir. Evet açıkça düzenlenmiş bir ilke olmamakla birlikte iç hukukumuzun parçası olan Sözleşmelerde kadının beyanını cezai nitelikte soruşturmalarla ilgili ilk nazarda esas alınması gerektiğini söyleyebiliriz Gelelim 8 Mart’ın önemine. 8 Mart aslında bir mücadele günü kadınların ekonomik, sosyal ve siyasi alandaki mücadelesinin sembolü. 40 bin dokuma işçisi kadının yakmış olduğu hak mücadelesi meşalesinin başlangıcı aslında. Sonradan “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul edilmiş olup, aslında başlangıç noktasının yine hak mücadelesi olduğu bir gün. Kadınlar ister eğlenecek ister dans edecek isterse bugünü mücadele günü olarak anacak. Başlangıçtan bugüne kadın mücadelesi hep devam edecek ve kadınlar haklarını bilerek, haklarını savunarak mücadelesine devam edeceği nice günlere